Her şey Çok mu güzel? Yoksa Allah'a ulaşmayı dileyenlere mi Öyle geliyor?

== <

   
  Muqeddes sevgi varsa oda Allahindir
  Sohbetin adi Teslim
 

fbml dini kodlar
SOHBETİN ADI: İSLÂM'DAN KOPAN KAVRAMLAR 6- TESLİM

TARİHİ: 26.05.2005
 


Konumuz, İslâm'dan kopan kavramlardan, 6. sıradaki; teslim. Ruhun teslimi
Fizik vücudun teslimi
Nefsin teslimi
İradenin teslimi
İslâm kelimesi, "silm" kökünden gelmektedir. "Sin, lâm ve mim" Bu kökten gelen kelimeler arasında; İslâm, selâm, selâmet, müslüman, müslim ve teslim kelimeleri var. Türkçe'de en çok kullanılan kelime de teslim kelimesidir. Bu aynı zamanda Kur'ân'ın unutulmuş kavramlarından biridir.
"Siz Allah'a teslim oldunuz mu?" dediğimiz zaman bize: "İslâm, teslim demektir ve 5 tane şartı vardır. Biz bu 5 şartın hepsini evelallah yerine getiriyoruz. Namaz da kılıyoruz, oruç da tutuyoruz, zekât da veriyoruz, kelime-i şahadet de getiriyoruz. Hamdolsun ki paramız var, hacca da gittik. 5 şartın beşi de bizde tamam. İslâm teslim olmaksa ve İslâm 5 şarttan ibaret olduğuna göre, hamdolsun ki, biz de bu 5 şartı devamlı gerçekleştirdiğimiz cihetle; biz muhakkak ki Allah'a teslim olanlarız." O zaman biz de soruyoruz: "Hay Allah razı olsun. İyi ki teslim olmuşun. Buraya kadar iyi de acaba Allah'a neyini teslim ettin? Ruhunu mu, fizik vücudunu mu, nefsini mi, iradeni mi teslim ettin? Bütün bu 4 teslimi yapabilmen için, evvelâ Allah'a ulaşmayı diledin mi?"
İslâm 4 teslim, 7 tane safhadan oluşur. Allah'a ulaşmayı dilemek 1. safhadır. Burada bir teslim söz konusu değildir. Henüz ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de hiçbirini teslim etmediniz ama Allah sizi teslim aldı. 
1. safhada Allah'a ulaşmayı dilediğiniz zaman Allah, şeytan ile olan ilişkinizi kesip Kendisiyle ilişkiye girmenizi sağlar. Şeytan o günden itibaren size hiçbir kötülükte bulunamaz, üzerinizde bir tesir uyandırması mümkün değildir.
Allah ile olan ilişkilerinizde böyle bir dizayn söz konudur. Her şey Allah'a ulaşmayı dilemekle başlar. 3. basamakta Allah'a ulaşmayı dilersiniz. 14. basamakta mürşidinize ulaşırsınız. Allah'a ulaşmayı dilediğiniz zaman Allahû Tealâ'ya teslim oldunuz mu? Hayır, siz teslim olmadınız, Allah sizi teslim aldı. Sizin iradî talebiniz, Allah'a ulaşmayı dilemektir. Bunu gerçekleştirince, Allah ezelî ve ebedî vaadini mutlaka yerine getirir ve Allah'a ulaşmayı dileyen kişiyi teslim alır. Şeytanla sizin aranıza öyle bir duvar çeker ki şeytan size hiçbir şekilde tesir edemez.
Demek ki daha Allah'a ulaşmayı diler dilemez Allahû Tealâ Allah'a ulaşmayı dileyenler için diyor ki: "Onlar teslim olanlardır." Hiçbir şeyinizi teslim etmediniz, nasıl teslim olanlar oluyor? Çünkü Allah sizi teslim alır.
14. basamakta mürşidinize ulaşırsınız ve tâbî olursunuz. Mürşidiniz sizi Allah adına teslim alır. Bu 2. teslimdir. 
21. basamakta, ruhunuz Allah'a ulaşır. 22. basamakta, ruhunuz Allah'a teslim olur. Bu, sizin yaptığınız teslimlerden birincisidir. İlk iki teslimi siz yapmadınız. İlkinde, 3. basamakta Allah sizi teslim aldı. İkincisinde, 14. basamakta mürşidinize teslim oldunuz ve mürşid sizi teslim aldı. Sonra ruhunuzu Allah'a teslim ettiniz. İşte sizin iradenizle gerçekleştirdiğiniz teslim bu teslimdir. 
Allah'a ulaşmayı dilediğiniz zaman, siz bir şey teslim etmezsiniz. Siz Allah'a teslim olmazsınız, Allah sizi teslim alır. Mürşidinize ulaştığınız zaman, mürşidiniz sizi Allah adına teslim alır. Siz de mürşidinize Allah adına teslim olursunuz. El öptüğünüz andan itibaren, teslim oldunuz demektir. Sonra aldığınız emirleri uygulayarak 21. basamakta ruhunuzu Allah'a ulaştırırsınız. 
22. basamakta ruhunuz Allah'ın Zat'ında yok olur. Bu 1. tesliminizdir. Teslim etmeniz lâzım gelen ruhunuz, vücudunuzdan ayrılır. Bu olay, sizin gayretinizle değildir. Devrin imamının ruhu başınızın üzerinize gelir ve sizin ruhunuza şöyle seslenir: "Senin Allah'a ulaşma günün, Allah'a mülâki olma günün geldi. Vücudu terk et. Allah'a geri dön."

40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

Ruhunuz, Allah'a doğru yola çıkar. Nefsinizin kalbinde her %7 fazl birikiminde ruhunuz bir gök katı aşar. Neticede Allah'ın Zat'ına ulaşır ve Allah'ın Zat'ında yok olur. Böyle bir noktadan sonra ulaşmanız lâzım gelen şey fizik vücudun teslimidir. 
Şu anda beni dinleyen Mihr Vakfı mensuplarının çoğu, Allah'a ruhlarını ulaştırmışlardır. Allah'ın ermiş evliyası olmuşlardır.
Bundan sonra fizik vücudu Allah'a teslim etmek söz konusudur. Nefsinizdeki nur birikimi %81'i bulduğu zaman fizik vücudunuz Allah'a teslim olur. Sizin yaptığınız 1. teslim, ruhunuzun Allah'a teslimidir. 2. teslim de, fizik vücudunuzun Allah'a teslimidir. 26. basamakta ulûl'elbab olursunuz ve nefsinizi Allah'a teslim edersiniz.
Bir sonraki aşama, 26 ve 27. basamaklarda iradenizi Allah'a teslim etmeden evvelki aşama, irşad olmanızdır. 28. basamakta iradenizin Allah'a teslimi söz konusudur ki bu da 7. ve son safhadır. 
Ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi teslim ederek, 7 safhada 4 tane teslim gerçekleştirmiş olursunuz. Bu safhaların hepsi üzerinize farzdır. 
Allah'a ulaşmayı dilemek üzerinize farz mıdır? Hem de 3 defa farzdır. Allahû Tealâ, Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O'na (Allah'a) yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

munîbîne ileyhi: O'na, Allah'a yönel, Allah'a ulaşmayı dile.
Olay munîbîne ileyhi ile başlıyor. 
Lokman Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.

O kadar mı? Hayır, değil. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah'a) yönelin (ruhunuzu Allah'a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O'na (Allah'a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah'a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

Allah'a ulaşmayı dilemek ve teslim olmanın bütün boyutları Zumer-54'de ifade edilmiştir. Ruhunuzu teslim etmek de fizik vücudunuzu teslim etmek de nefsinizi teslim etmek de iradenizi teslim etmek de, hepsi bu âyet-i kerimenin içinde yer alıyor.
Ruhunuzu Allah'a ulaştırmayı dilemek üzerinize farz mıdır? Gördük ki Allahû Tealâ üzerimize 3 defa farz kılmıştır. Allahû Tealâ şöyle söylüyor: "Onlar ki Allah'a ulaşmayı dilerler, onlar teslim olmuşlardır." Aslında teslim olmalarının sebebi, Allah'ın onları Kendisine teslim almasıdır. 
Şimdi bu muhtevada konunun Kur'ân'la ilişkisi nedir? Allahû Tealâ gördük ki Allah'a ulaşmayı dilememizi üzerimize farz kılmıştır. Peki ya bugün? Bugün İslâm'ın 5 şartı vardır ve bu 5 şartın dışında hiçbir şey yoktur. Bu 5 şart, teslimlerin hiçbirisini içermemektedir. İslâm'ın 5 şartıyla kurtulacağını zanneden koskoca İslâm âlemi korkunç bir tuzak içindedir. Bu bütün İslâm âlemini cehenneme götürecek olan bir tuzaktır. Ne yazık ki insanlar buna ciddî şekilde inanmışlardır. Hadi sokaktaki adam inanır ama bizim sevgili dîn adamlarımız da inanmışlardır. 
Allahû Tealâ, 7 safhada 4 teslimi emretmektedir, farz kılmaktadır. Şimdi Kur'ân âyetleri ile ispat edeceğiz ki bütün sahâbe 7 safhanın yedisini de yaşamıştır. 
Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini de Allah'a teslim ettikleri halde, üzerimize farz olduğu da Kur'ân-ı Kerim âyetlerince sabit olduğu halde, iblis insanların başına öyle bir çorap örmüş ki; bütün teslimleri devreden çıkarmıştır. Ne ruhun teslimi ne fizik vücudun teslimi ne nefsin ne de iradenin teslimi artık yoktur. 
İşte muhtevaya bakıyoruz: Allah'a ulaşmayı dilemek farzdır. 
1. basamakta, olaylar yaşanır. 
2. basamakta, olaylar değerlendirilir ve insanlar olaylara karşı tavırlarını ortaya koyarlar. Allahû Tealâ tarafından insanların çok büyük bir kısmı 2. basamakta seçilirler. Bu seçilenlerden kim Allah'a ulaşmayı dilerse, sadece onlar 3. basamağa geçerler. Allah kimin kalbinde Allah'a ulaşma talebini görürse, işitirse ve bilirse (ki aynı anda görür, işitir ve bilir), o zaman o kişi Allah'a ulaşmayı dilemiştir ve 3. basamaktadır. 3. basamakta, kişi Allah'a ulaşmayı dileyen kişi, bu noktadan itibaren cehennemden yakayı sıyırmıştır ve 1. kat cennetin sahibi olmuştur. 
Allahû Tealâ Allah'a ulaşmayı dileyenleri, işitenler olarak ve Allah'a teslim olanlar olarak değerlendirir. Aslında onlar Allah'a teslim olmazlar, Allah onları teslim alır. 
4. basamakta, Allahû Tealâ kişiye Rahîm esmasıyla tecelli ederek furkanlar vermeye başlar.
5. basamakta, bu kişinin gözlerindeki ve görme hassalarındaki engelleri alır.
6. basamakta, kulaklarındaki ve işitme hassalarındaki engelleri alır. 
7. basamakta, kalplerindeki engelleri alır ve kalbine o kişinin idrakini sağlamak üzere ihbat koyar. Allahû Tealâ bunları yaparken, bu engelleri kaldırırken kişiye deracat verir. 7 safhada verdiği derecelerle kişinin bütün günahlarını örter. Kişinin günahlarının örtülmesi, 7. basamağa ulaşmasıyla yani Allah'a ulaşmayı dilemesinden birkaç saniye sonra gerçekleşen bir olgudur. Allahû Tealâ bütün işlemleri yaptırır ve o kişinin bütün günahlarını örter. Bunun arkasında bir tek şey vardır: O kişi, Allah'a ulaşmayı dilemiştir. Dilemişse, o kişi cehennemden mutlak olarak kendisini kurtarmıştır. 
Çünkü Enfal Suresinin 29. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ açık bir şekilde, Allah'a ulaşmayı dileyen kişiye 7 tane furkan vererek günahlarını örttüğünü söylüyor. Daha ötede de onların günahlarını sevaba çevireceğini, mağfiret edeceğini de söylüyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar! Allah'a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

8. basamakta, Allah o kişinin kalbine ulaşır. 
9. basamakta, o kişinin kalbinin nur kapısını Allah'a çevirir. 
10. basamakta, Allah o kişinin göğsünden kalbine, göğsünü yararak bir nur yolu açar:

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah'a) teslime (İslâm'a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü'min olmayanların üzerine azap verir.

"Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(İslâmi): Artık Allah kimi hidayete erdirmeyi dilerse onun göğsünü teslime (İslâm'a) açar." 
Bu, teslimle kesinlikle alâkalı olan bir konudur. Çünkü arkasından gelen ruhun teslimi, nefsin kalbindeki nurlarla alâkalıdır. Fizik vücudun teslimi, gene nefsin kalbindeki nurlarla alâkalıdır. Nefsin teslimi, gene nefsin kalbindeki nurlarla alâkalıdır. Bunların hepsi adım adım gerçekleşir. Hepsi zikir adı verilen bir müesseseye bağlıdır. Zikir, Allah'ın ismini "Allah, Allah, Allah..." diye sesle veya kişinin içinden demesiyle veya dilini de kımıldatmadan kalbinden iç sesiyle kişinin Allahû Tealâ'yı zikretmesidir.
Bu zikir gerçekleştiği an, Allah'ın katından gelen rahmetle fazl, rahmetle salâvât nurları kişinin kalbine ulaşacaktır. İşte bunu sağlamak için Allahû Tealâ kişinin göğsünü yararak göğsünden kalbine yol açar. 
11. basamakta, kişi zikir yapar. Allah'ın rahmetle fazl nuru o kişinin kalbine doğru ulaşır. 
12. basamakta, rahmet nurları kalbe girer ve kişinin kalbinde %2 rahmet oluşur. Böylece kişi huşûya ulaşır. Bu huşû, Hadid Suresinin 16. âyet-i kerimesinde şöyle anlatılıyor:

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah'ın zikri ile ve Hakk'tan inen şeyle (Allah'ın nurları ile), âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.

Huşûya ulaşan kişi, mürşidine ulaşmaya hak kazanır. 13. basamakta, kişi mürşidini Allahû Tealâ'ya sorar.
14. basamakta; kişi, sadece mürşidine ulaşmaya hak kazananlara gösterilen mürşidi Allahû Tealâ kendisine gösterdiği zaman, mürşidine ulaşır ve tâbiiyetini gerçekleştirir. İşte bu, kişinin ruhunun mürşid tarafından teslim alınması 2. teslimdir. Daha sonra devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelerek "Allah'a dön." emrini verdiği cihetle, kişinin ruhu vücudu terk eder. Devrin imamının ruhu, kişinin başının üzerine gelip yerleşir. 
Allah o kişinin bütün günahlarını sevaba çevirir. Mürşidine ulaştığı zaman, Allahû Tealâ o kişiye, 1'e 10 verirken 1'e 100 vermeye başlar. O kişinin ruhu 1. gök katına ulaştığı zamana kadar 1'e 100 olarak devam eder. Bu olay nefs tezkiyesine paralel bir vetiredir. 
Kişi "Allah, Allah, Allah..." diye zikir yapar. Zikir yaptığı sürece o kişinin göğsüne, Allah'ın katından rahmetle fazl, rahmetle salâvât nurları gelir. O göğüsteki yarıktan geçerek, kalbe ulaşır. Kişi mürşidine ulaştığı zaman, Allah o kişinin kalbinin içine "îmân" kelimesini yazmıştır. Allah'ın katından gelen fazıllar, o kalpteki îmân kelimesiyle karşıt kutuplarda manyetik alanlara sahiptirler ve bu sebeple o kişinin kalbindeki îmân kelimesinin etrafında toplanmaya başlarlar. İşte bu, o kişinin nefsinin kalbindeki "nefs tezkiyesi"ni ifade eder. 
O kadar güzel bir şey ki. Nefsinizi tezkiye ettikçe, afetlerden yakanızı sıyırdıkça, doğrularınızın kalitesi ve doğrularınızın zamana dağılması, devamlı büyüyor. Yani afetlerin azalmasıyla, kötü davranışlarınızın yavaş yavaş azalması, iyi davranışlarınızın artması söz konusu oluyor.
Yusuf Suresinin 53. âyet-i kerimesi gereğince, 15. basamakta nefsin kalbindeki %2 rahmetin dışında, nefsin kalbinde ilk %7 fazl birimi gerçekleştiği zaman, kişi Nefs-i Emmare'dedir.

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm'dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).

Kişi, nefsin şerri emretmesini önleyecek olan bir mekanizma geliştirir. Nefsinin kalbine giren fazıllar nefsin kalbinde birikmeye başlar. Bu birikim fazılların %7'yi bulması noktasında, kişinin ruhu zemin kattan 1. gök katına ulaşır. Bu, Nefs-i Emmare'dir 
16. basamakta, kişi daha çok zikreder. Nefsin kalbinde 2. defa %7 nur birikimi oluşur. Kişi Nefs-i Levvame'dedir. Ruhu 2. gök katındadır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeh(levvâmeti).
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.

Kişi nefsini levmediyor, kınıyor, suçluyor. 
17. basamakta, kişi daha çok zikrini artırır ve nefsin kalbine Allahû Tealâ'dan gelen fazıllar, kalpte 3. defa %7'lik bir çoğalmayı sağlar. Bu nefs kademesi, Nefs-i Mülhime'dir. Kişi Allahû Tealâ'dan ilham almaya başlar. Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).


91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.


91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.

Nefs tezkiyesi, felâha ermenin muhtevasını içerir. Burada kişinin ruhu 3. gök katındadır. Kişi Allah'tan ilham almaya başlar.
18. basamakta, 4. defa %7 fazl birikimi söz konusudur. Bu nefs kademesi, Nefs-i Mutmainne'dir. Nefs-i Mutmainne'de kişi doyuma ulaşır. Allah'ın verdikleri o kişiye yeterli olmaya başlar. Kişi tam bir doyum içersindedir. 
Fecr Suresinin 27. âyet-i kerimesinde ve Rad Suresinin 28. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah'ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah'ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

İşte burası Nefs-i Mutmainne noktasıdır. Kişi doyuma ulaşmıştır. Nefsin kalbindeki fazıllar %28'dir.
19. basamakta, 5. defa %7 nur birikimi ile kişi Nefs-i Radiye kademesindedir. Burada kişinin ruhu 5. gök katına ulaşır. Nefs-i Radiye, bizim Allah'tan razı olduğumuz nefs kademesidir.
20. basamakta, bir daha %7 nur birikimi ile ruh 6. gök katındadır, Nefs-i Mardiyye kademesi. Nefs-i Mardiyye, Allah'ın da bizden razı olduğu nefs kademesidir. 
"İrciî ilâ rabbiki" diyen, Allah'a ruhumuzun ulaşması için farz emrinin verildiği bu âyetler, Fecr Suresinin 27-28-29 ve 30. âyet-i kerimeleridir. Allahû Tealâ birkaç kademeyi ifade eden bu âyetlerde şunu söylüyor:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!


89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak!


89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah'a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.


89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.

Burada "Ey mutmain olan nefs!" diye hem nefse seslenmek var hem "İrciî ilâ rabbiki" diye ruha seslenmek var hem de "Kullarımın arasına gir, Bana kul ol ve cennetime gir." diye fizik vücuda seslenmek var. Allahû Tealâ 3 vücuda birden sesleniyor. 
21. basamakta, ruh sonunda 7. gök katına ulaşır. 7 tane âlem geçer. Her âlemde eğitimini görür, zikir hücrelerindeki zikrini tamamlar ve Sidretül Münteha'ya ulaşır. Sidretül Münteha'dan Allah'a doğru yükselir. Allah'ın Zat'ına ulaşır ve Allah'ın Zat'ında yok olur. Burada Allah'tan bir emanet olarak bize verilen ruhu, emanetin sahibine teslim etmemiz olayı vardır. Ruh Allah'a teslim olur. Burası aslında 3. kademedir. 21. basamakta ruh Allah'a ulaşır. 
22. basamakta, Allah'ın Zat'ında ruh yok olur. İşte bu basamak ruhun Allah'ta yok olduğu, Allah'ın Zat'ına ulaşıp Allah'ın Zat'ında ifna olduğu, yok olduğu bir devredir. Böyle olan insanlara Allahû Tealâ: "meaba ulaşmış" diyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.

Sığınağa ulaşanlara, ruhunu Allah'ın Zat'ına ulaştırıp Allah'ın Zat'ında yok olanlara, Allahû Tealâ "evvab" diyor. 21. basamakta ruhuna Allah'ın Zat'ının meab olduğu kişi, 22. basamakta Allah'a teslim olur yani Allah'ın Zat'ında yok olur. Burası aslında bizim yaptığımız teslimlerin birincisidir. Bizde olan ama Allah'a ait olan ruh emanetini Allah'a verdik. Bunun arkasından fizik vücudumuz emanet olur ve zikrimiz giderek artar. 
23. basamakta kişinin nefsinin kalbindeki nurlar %61'i bulduğu zaman, En'am Suresinin 127. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ o kişiye İndi İlâhi'de bir taht verir. Allah'ın katında o kişi bir yerin sahibi olmuştur. Bu sebeple Allah'ın İndi'nde baki olur (kalır, kalıcıdır). Bu sebeple buraya "bekâ makamı" denir.

6/EN'ÂM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Rab'lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.

24. basamakta, kişi zikrini günün yarısından öteye geçirir. Günün yarısından daha fazla zikreden bu kişinin nefsinin kalbindeki nurlar, %71'i aşar. 
25. basamakta, kişi zikrini giderek daha çoğaltır. Günün yarısından daha öteye geçer. Nefsinin kalbindeki nurlar %81'e ulaşınca, o kişinin fizik vücudu da Allah'a teslim olur. Kişinin nefsinin kalbinde hâlâ %19 afet vardır ama böyle olmasına rağmen o kişinin fizik vücudu, Allah'ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili asla işlemeyen bir özellik kazanır. Böylece fizik vücut Allah'a teslim olur. 
Şimdi geçtiğimiz konulara bakalım: Allah'a ulaşmayı dilemek farzdır. 3 tane farz âyeti gördük. Bütün sahâbe Allah'a ulaşmayı dilediler mi? Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

Sahâbe şeytanın kuluyken, hepsi Allah'a ulaşmayı dilemişler ve hepsi Allah'ın kulu olmuşlardır.
Mürşide ulaşmak farz mıdır? Allahû Tealâ diyor ki:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah'a karşı takva sahibi olun ve O'na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O'nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

Allah'tan mürşidimizi istemek üzerimize farz kılınmıştır. Bütün sahâbe mürşidlerine tâbî olmuşlar mıdır? Kâinatın en büyük mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olmuşlardır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah'a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah'ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah'a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah'a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

Sahâbenin Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olduğu kesindir. Tâbiiyetin de farz olduğunu gördünüz. Allahû Tealâ "Sizi Allah'a ulaştıracak olan vesileyi Allah'tan isteyin." diyerek üzerimize farz kılmıştır.
21. basamağa geliyoruz. Ruhumuzun Allah'a ulaşması farz mıdır? Allahû Tealâ farz olduğunu söylüyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak!

Rucû etmek, geri dönmek, geri dönerek ulaşmaktır. Öyleyse üzerimize farzdır. 
Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O'na ulaş.

3. farz âyeti ise Rad Suresinin 21. âyetidir. Bu âyette Allahû Tealâ bunun bir emir olduğu anlatılıyor ve şöyle buyuruyor:

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah'ın (ölümden evvel), Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

Demek ki Allah'a ulaştırılmasını, Allah'ın emrettiği bir şey var. Allah'ın Kendisine ulaştırmasını emrettiği şey, ruhumuzdur. Ulaştırmak bir emir olduğuna göre üzerimize farzdır. 
Bütün sahâbenin ruhlarını Allah'a ulaştırdıkları söylemiştik. Ama şimdi bir defa daha tekrar edelim. Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

Hidayet ne demektir? Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah'a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi'dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).

Allahû Tealâ Bakara Suresinin 120. âyet-i kerimesinde ise şöyle buyuruyor:

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah'a ulaşmak (Allah'ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.” . Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah'tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.

Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesi:

18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

Bütün sahâbe hidayete ermişlerdir. Hepsi üzerlerine farz olan hidayeti gerçekleştirmişlerdir. 
Bundan sonra kişi daha çok zikir yapar. Nefsinin kalbi %81 nurla dolar. Fizik vücudunu Allah'a teslim eder. Farz mıdır? Evet. Allahû Tealâ çok açık bir şekilde, Yasin Suresinin 60 ve 61. âyet-i kerimelerinde şöyle söylüyor:

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.


36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

Âdemoğulları, fizik vücutlarımızdır. Sadece fizik vücutlarımız Âdemoğulları'dır. Onların Allah'a kul olması, teslim olması üzerimize farzdır. 
Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah'a teslim etmişler midir? Kesin. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik. O kitab verilenlere ve ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?" de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

Yani burada belli oluyor ki; fizik vücudun hidayetinden evvel ruhun Allah'a ulaşması söz konusudur ve adı "hidayet"tir. Fizik vücudun Allah'a teslim olması farzdır. Bütün sahâbe fizik vücutlarını da Allah'a teslim etmişlerdir.
Görüyor musunuz, dînimizden neler kopmuş? Bu söylediklerimden hiçbirisi bugünkü dîn adamları tarafından bilinmiyor. Üniversite müfredat programlarında bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onlar da diyorlar ki: "Biz dînimizi çok iyi biliriz. Kimseden öğrenmeye ihtiyacımız yok." Allahû Tealâ da diyor ki: "İhtiyaçları var." Ne diyorsunuz, ihtiyaçları var mı, yoksa yok mu?
Fizik vücudumuzu Allah'a teslim etmeniz üzerimize farz mıymış? Farzmış. Peki, bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah'a teslim etmişler midir? Etmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim'de farz olan ve bütün sahâbenin gerçekleştirdiği olaydan bahsediyoruz. Bizim sevgili dîn adamlarımızın bunların hiçbirinden haberleri yok.
Dînimizden neler kopmuş görüyor musunuz? Ne Allah'a ulaşmayı dilemek kalmış ne mürşide tâbiiyet ne ruhumuzu Allah'a ulaştırıp teslim etmek ne fizik vücudumuzu Allah'a teslim etmek... Dahası da var. Ne daimî zikre ulaşmak ne irşad olmak ne de iradeyi Allah'a teslim etmek... Hiçbirisi kalmamış.
Gördük ki, sahâbe fizik vücutlarını Allah'a teslim etmişler. Burası 25. basamak. Bundan sonrası daimî zikirdir. Buradan sonra kişi eğer ceht ederse, Allahû Tealâ mutlaka onu daimî zikre ulaştırır. Konunun en zor noktası burasıdır; fizik vücudun tesliminden sonra daimî zikre ulaşmak. Bir gece yatarken zikirle yatacaksınız. Uyandığınız zaman da zikrinizin hâlâ devam ettiğini göreceksiniz. Defalarca bunu yaşayacaksınız. Göreceksiniz ki; daimî zikrin sahibi olmuşsunuz. Sahâbe gibi olmuşsunuz.
Biz sizleri Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in ve sahâbenin yaşadığı Kur'ân'daki İslâm'a, unutulmuş olan İslâm'a davet ediyoruz. Unutulmamış mı? Bütün teslimler unutulmamış mı?
Gelelim ulûl'elbab olmaya. Daimî zikrin sahibi olmak ulûl'elbab olmaktır. Ulûl'elbab olmak üzerimize farzdır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.

Daimî zikir farz mıdır? Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur.

Peki, bütün sahâbe ulûl'elbab olmuşlar mıdır? Evet, hepsi ulûl'elbab olmuşlardır. İşte Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

Bütün sahâbe ulûl'elbab olmuşlardır. Yani daimî zikre ulaşmışlardır. Daimî zikre ulaşınca ne olur? Kişi daimî zikrin sahibi olduğu için nefsinde hiç afet kalmamıştır. Afetlerin yerini tamamen nurlar doldurmuştur. Bu sebeple kişinin kalp gözü de kalp kulağı da açılmıştır. Allah'ın bütün söylediklerini kendisine söylediği her şeyi işitir. Allah'la konuşabilir. Bu sebeple ehli tezekkür olmuştur. Daimî zikrin sahibi olduğu için devamlı derecat kazanır. Derecat kazanmak hayırdır. Kişi ehli hayır olmuştur. Aynı zamanda ehli hikmet, hüküm sahibi olmuştur. Kur'ân hakkında artık Allah'tan bilgi alır. Allah'la her zaman her konuyu tezekkür etme imkânın sahibidir.
Bu noktada yerlerin melekûtunu, 7 kat cehennemi Allah ona mutlaka göstermiştir. Ne zaman göğün 1. katını gösterirse, bu noktadan itibaren kişi ihlâs makamının sahibidir. Allahû Tealâ görüntü itibariyle o kişiyi 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7. gök katlarına ulaştırır. Kişi böylece 7 gök katını da 7. katın 7 tane âlemini de görür. En sonunda Sidretül Münteha'yı görür. Kim Sidretül Münteha'yı görürse, burası varlıklar âleminin sonudur. O kişi Tahrim Suresi 8. âyet-i kerimesi gereğince Tövbe-i Nasuh'a davet edilir. Tövbe-i Nasuh'u yapar. Allah'ın söylediği kelimeleri bir bir tekrar eder. Tekrar edince bu kişi ihlâs makamını da tamamlar.
Muhlis olmak farz mıdır? Beyyine Suresi 5. âyet-i kerimesi farz olduğunu söylüyor:

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.

Bütün sahâbe yerine getirmişler midir? Hepsi muhlis olmuşlardır. Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? Ve O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Ve, bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, ona muhlis olanlarız (dîni O'na hâlis kılanlarız).”

Bundan sonra kişinin salâh makamına geçmesi söz konusudur. Allah'ın günahlarını örtmesi, ona salâh nurunu vermesi ve günahlarını sevaba çevirmesi gerçekleşir. Nihayet bu kişinin iradesini Allah'ın teslim alması söz konusudur. 
Son teslim, iradenin teslimi ve kişinin irşad makamına tayinidir. Kimin iradesini Allahû Tealâ teslim alırsa, o artık kendi iradesiyle bir şey yapamaz. Sadece Allah'ın kendisine emrettiği şeyleri yapacaktır. Devamlı Allahû Tealâ'dan emir alacaktır, devamlı bu emirleri gerçekleştirecektir ve ömrü böyle geçecektir. 
İrademizi de Allah'a teslim etmek üzerimize farz mıdır? Bu seviyedeki takva, bihakkın takva, hakka tukâtihî takvadır. Al-i İmran Suresinin 102. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı “O'nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah'a) teslim olmadan ölmeyin!

Allahû Tealâ Al-i İmran-102'de: "Siz de hepiniz hakka tukâtihî takvanın sahibi olun." diye emir veriyor.
Bütün sahâbenin mutlak olarak bu emre itaat ettiklerini ve bu hedefe ulaştıklarını görüyoruz. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

Bu ifadeden anlıyoruz ki; ensar da muhacirîn de kendilerine tâbî olunanlardır. Yani irşad makamının sahibi oldukları kesindir. Âyet-i kerime kesin olarak bunu söylüyor. Bütün sahâbe irşad makamının sahibi olmuşlardır. Yetmez, tâbiîn de irşad makamının sahibi olmuştur. Çünkü Allahû Tealâ, üçünün de fevz-ül azîmin sahibi olduğunu söylüyor. Fevz-ül azîm, salâh makamının irade teslimi noktasına gelenlere Allah'ın verdiği isimdir. "Fevz-ül azîm, hazz'ul azîm, ecrul azîm, fazl'ıl azîm." 4 tane azîm kelimesi, 4 tane en üst noktayı ifade ediyor. Hepsi de aynı nokta. İradenin Allah'a teslim edildiği ve Allahû Tealâ'nın "İrşada memur ve mezun kılındın." cümlesiyle irşada tayin ettiği kademedir.
Öyleyse, gördük ki bu makamda farzdır. İradenin Allah'a teslimi de farzdır. Gördük ki bütün sahâbe iradelerini de Allah'a teslim etmişlerdir. Bihakkın takvanın sahibi olmuşlardır. İrşad makamının sahibi olmuşlardır. 
Kur'ân'dan geriye teslimlerden hiçbirisi kalmamıştır. Ne ruhun teslimi ne vechin (fizik vücudun) teslimi ne nefsin teslimi ne de iradenin teslimi kalmıştır. Teslimlerden hiçbirisi söz konusu değildir. Hiç kimseyi cehennemden kurtarması mümkün olmayan bir hurafe, İslâm'ın 5 tane şartı geriye kalmıştır. 
Elbette namaz kılınacak, elbette oruç tutulacak, İslâm'ın 5 şartı elbette yapılacaktır. Ama bunlar hedef değildir. Hedef; ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah'a teslim etmektir. Bunlarsa o hedeflere ulaşmak için mutlaka yapılması lâzım gelen ibadetler, vasıtalardır. Hani usta hırsızlar adamın gözünden sürmeyi çalarmış ya, iblis de insanların gözlerinin içine baka baka Allah'a ruhun teslimini de vechin teslimini de nefsin teslimini de iradenin teslimini de; 7 safhanın yedisini de (Allah'a ulaşmayı dilemekten başladık, irade teslimine kadar ulaşan size bahsettiğimiz 7 safhanın yedisini de) yok etmiştir. Defterden tamamen silmiştir. Bunların hepsinin yerine vasıtaları oluşturan İslam'ın 5 tane şartını koymuştur. Herkes de kuzu kuzu bunlara inanmıştır.
Bugün hiç kimseyi ne dalâletten ne küfürden ne şirkten kurtarması mümkün olmayan İslâm'ın 5 tane şartıyla İslâm âlemi amel ediyor. Dünyanın en geri kalmış ülkeleri İslâm ülkeleri ve İslâm birliği yok olmuş durumdadır. İslâm'dan geriye bir harabe kalmıştır ve İslâm bitkisel hayat yaşıyor. İslâm'ı yeniden canlandırmak, hepimizin boynuna borç değil mi?
Hangi İslâm'ı? Hangi İslâm'ı? Hangi İslâm'ı? Bu suallerin cevabı bir tek cevaptır: Kur'ân'daki İslâm'ı.
Allah'ın bize öğrettiği İslâm, Kur'ân'daki İslâm'dır. Sahâbenin yaşadığı İslâm'dır. O İslâm'ın bugün de bizim tarafımızdan yaşanması söz konusudur. Hamdolsun ki biz ve bize tâbî olanlar, biz hepimiz İslâm'ı Allah'ın tam emrettiği şekilde, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı şekilde yaşamaktayız. İslâm âleminde bu yaşantı mutlaka ait olduğu yere oturmalıdır. İslâm âlemi çok kan kaybetmiştir. Ama Osmanlı geri geliyor. Bütün ulaştığımız uluslararası konferanslarda bize bütün başka ülkelerden gelen İslâm kardeşlerimiz "Osmanlı gelmezse olmaz." dediler. Hep aynı şeyleri dinledik. Allahû Tealâ da diyor ki: "Osmanlı gelecektir."
Allahû Tealâ'nın yolunda Allah'ın Kur'ân'daki İslâm'ını yaşayan belki dünyadaki tek grup olarak, Allah'ın Üniversitesi'nin rektörü olarak, sahibi olarak, kurucusu olarak, Mihr Vakfı'nın ve International Mihr Foundation'un kurucusu olarak, sahibi olarak sizlere diyorum ki; Allah'ın İslâm'ını yaşayın. 
Allahû Tealâ'nın hepinizi bütün teslimlere ulaştırmasını, Kur'ân'da mevcut olmasına rağmen İslâmî tatbikattan tamamen çıkarılan İslâm'ın bütününü, Allahû Tealâ'nın sizlere yaşatmasını ve böylece hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine kavuşturmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi burada bitiriyoruz.




 

 

 
  Bugün 8 ziyaretçi (51 klik) kişi burdaydı! free counters
<
 
 

======== sagtus ======== sag =================

Her şey Çok mu güzel? Yoksa Allah'a ulaşmayı dileyenlere mi Öyle geliyor?

  İrtibat E-mail: iletisim@hidayetvakti.com