Her şey Çok mu güzel? Yoksa Allah'a ulaşmayı dileyenlere mi Öyle geliyor?

== <

   
  Muqeddes sevgi varsa oda Allahindir
  SOHBETİN ADI: DÎN KONULU SUALLER
 
Share Allah Razi olsun insAllah.

Yonetici: Tural Mamedov.





SOHBETİN ADI: DÎN KONULU SUALLER TARİHİ: 11.07.2003

TARİHİ: 11.07.2003

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir Allah’ın zikir sohbetinde, siz sevgili izleyici, dinleyici ve öğrencilerimizle el ele gönül gönüle birlikteyiz. 

Söz konusu olan sualleriniz, bizim için çok kıymetli. Her sualiniz yeni bir konuya biraz daha başka perspektiften bakmamızı icap ettiren özellikler taşıyor. Ve böylece daha detaylı, herkesin gönlünde yatan hedeflere yönelik açıklamaları inşaallah vücuda getiriyoruz. Allah’ın bize yardımıyla sizlere açıkladığımız bu konularda, her sualiniz bizim için bir kıymettir unutmayın sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

SORU: Fetih Suresinin 4. âyet-i kerimesiyle 18. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var mı? Mü’minlerin îmânlarını, îmânla arttırmak ile Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesine göre biat edilirken, Allah’ın verdiği 7 ni’metten ikincisi olan kalplerine îmân yazılması arasında bir ilişki var mıdır? Zikir ile Allah’ın gönderdiği rahmet, fazl, salâvât ile sekînet arasında bir ilişki var mı? 

CEVAP: Fetih Suresinin 4. âyet-i kerimesi: 
 

48/FETİH-4: Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Mü’minlerin kalplerine, îmânlarını îmân ile artırsınlar diye sekîneti indiren, O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Alîm’dir, Hakîm’dir.


Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne: Odur ki; mü’minlerin kalplerinin içine sekîneti indirir (içine sekîneti indirir). 
li yezdâdû îmânen: Îmânı arttırmak için. 
mea îmânihim: Îmânları ile beraber îmânı arttırmak için (yani mü’minlerin îmânlarını îmân ile arttırmak için). 
ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı): Göklerin ve yerlerin orduları Allah’ındır. 
ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen): Allah bilir ve hikmet sahibidir. 

Mü’minlerin îmânlarını îmân ile arttırmak… Kalbinizde îmân kelimesi yokken mü’min oluyorsunuz. Allah’a ulaşmayı dilediğiniz an, Allah kalbinizin mührünü açar. Kalbinizdeki küfür kelimesini, kalbinizdeki ekinnetle birlikte dışarı alır. Bu dışarı alışta kalbinizin mührünün açılması, küfür kelimesinin dışarı alınması, siz Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman gerçekleşen olgulardır. 

Bundan evvel Allahû Tealâ kulaklarınızdaki vakrayı almış; işitmenizi sağlamıştır. Gözlerinizdeki hicab-ı mestureyi almış; irşad makamını irşad makamı olarak görmenizi sağlamıştır. Görme hassanızın üzerindeki gışaveti almış; görmenizi temin etmiştir. Ve işitme hassanızın üzerindeki mührü almış; işitmenizi temin etmiştir. İdrak hassanızın üzerindeki mührü açmış, kalbinizden ekinneti almış ve yerine ihbat koymuştur; idrak etmeye başlamışsınızdır. 

Burada Allahû Tealâ’nın yaptığı şey; Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin dilediği anda küfürden kurtulmasını temin etmek (kalbin mührünü açıp küfür kelimesini alması). Ve küfrün temelini oluşturan görme hassasının (basar hassasının) üzerindeki gışavetin alınması, işitme hassasının üzerindeki mührün alınması, idrak hassasının üzerindeki ekinnetin alınması ve idrak hassasını idraksiz yapan ekinnetin alınması; yerine idraki sağlayan ihbatın konması, kişinin küfür müessesinin bütün unsurlarından kurtulduğunu gösteriyor. Daha Allah’a ulaşmayı dilediğiniz an olay budur. 

Kâfirken mü’min olmak, Allah’a ulaşmayı dilediğiniz an gerçekleşen bir olgudur. Ama ne zaman ki Allahû Tealâ sizi 12 tane ihsanla mürşidinize ulaştırır, tâbiiyetinizde kalbinizin içine îmânı yazar.
 
Mücâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesi: 

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


“Onların başlarının üzerine Allah’ın Katından ruh gönderilir, o ruhla onlar desteklenirler.” Bu devrin imamının ruhudur ve Allahû Tealâ arkasından buyuruyor ki: “Onların kalplerinin içine îmân yazılır.” 

İşte burada Allahû Tealâ’nın onların îmânlarına îmân katmaktan muradı bu. Mü’min olmuş olan, 3. basamakta Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, 7. basamakta mü’min olmanın başlangıç standartlarının hepsine sahiptir. Ama 14. basamakta mürşidine ulaşacaktır. Ulaştığı zaman kalbine îmân yazılarak, kalbine Allah’ın yazdığı îmânla îmânı artan bir kişi olacaktır.       

Fetih Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, onların tâbî olmadan evvel mü’min olmadıklarını bir defa daha kesinleştiriyor.

48/FETİH-18: Lekad radiyallâhu anil mu’minîne iz yubâyiûneke tahteş şecereti fe alime mâ fî kulûbihim fe enzeles sekînete aleyhim ve esâbehum fethan karîbâ(karîben).
Andolsun ki, o ağacın altında sana tâbî oldukları zaman Allah, mü’minlerden razı oldu. Ve onların kalplerinde olanı biliyordu. Böylece onların üzerine sekînet indirdi. Ve onlara yakın bir fetih nasip etti.


Yani Allah’a ulaşmayı diledikleri anda mü’min oldukları kesin. Tâbiiyette, kalplerine îmân yazılarak bir defa daha mü’min olacaklar, kalplerindeki îmân artmış bir mü’min olacaklar. Kalplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine güven duygusu ve huzur (yani sekînet) indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap olarak (karşılık olarak) vermiştir.

Allahû Tealâ Fetih Suresinin 4. âyet-i kerimesinde: “Îmânlarını îmân ile arttırmak için onların kalplerine sekîneti indiren odur.” diyor Allahû Tealâ. Burada da sekînetten bahsediyor. Îmânlarını îmân ile arttırmak, sekînetin muhtevasını oluşturuyor. 

Öyleyse Fetih Suresinin 4. âyet-i kerimesindeki sekînet, o kişinin kalbine Allah’ın îmânı yazdığı noktadaki sekînettir. Allahû Tealâ kimin kalbine bu sekîneti verirse, kimin kalbinin içine îmânı yazarsa, bunun mânâsı; o kişi artık Allah’ın ordularından bir neferdir. Fetih Suresinin 4. âyet-i kerimesine göre bu bir vakıa olarak çıkıyor karşımıza. 

Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesi:   

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).


İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe): Muhakkak ki; Sana biat etmek, Allah’a biat etmektir (Allah’a tâbî olmaktır).  
yedullâhi fevka eydîhim: Onların ellerinin üzerinde, Allah’ın eli var. 
fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî): Kim derecesini nakısa düşürürse, o bunu nefsi sebebiyle yapmıştır. (Kimdir derecelerini nakısa düşürenler? Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesindeki günahları sevaplarından fazla olanlar, hüsranda olanlar, yani Allah’a ulaşmayı dilemeyenler.) 
ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe: Kim de Allah’ın üzerinde olan ahdini yerine getirirse.
fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen): Ona büyük ecir verilir. 

“Fetih Suresinin 4. âyet-i kerimesi ve 18. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var mı?”

Görüyoruz ki kesin bir ilişki söz konusu. Her ikisinde de Allahû Tealâ, kalbe indirdiği güven duygusu ve huzurdan bahsediyor ve bunun neticesinde bir muhteva söz konusu; kalbin içine îmânı yazıyor gönderdiği sekînetle. 

“Mü’minlerin îmânını arttırmak ile Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesine göre biat edilirken, Allah’ın verdiği 7 ni’metten ikincisi olan kalplerine îmân yazılması arasında bir ilişki var mı?” 

Anlattık ki; kesin bir ilişki var. 

“Zikirle Allah’ın gönderdiği rahmet, fazl, salâvât ile sekînet arasında bir ilişki var mı?”
 
Elbette ki; Allahû Tealâ’nın zikrini işlediğimiz zaman rahmet, fazl ve salâvât gönderiyor ve böylece insanların üzerine sekîneti indiriyor Allahû Tealâ. 

Bu arada Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Kim ahdine sadık olursa (ahdini ifa ederse, Allah’ın üzerinde olan ahdini ifade ederse), ona büyük ecir verilir.” demekle, onların nakısını pozitife çevireceğini ifade ediyor. 

Evvelâ kişinin bütün günahlarını örterek, sonra da sevaba çevirerek bir sonuca gidiyor Allahû Tealâ. Öyleyse rahmet, fazl ve salâvât ile sekînet arasında da gene bir ilişkinin olduğu neticesine ulaşıyoruz. 

SORU: Enbiyâ Suresinin 25., 26., 27. âyet-i kerimeleri ile Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var mı? Vehbi olarak risaletle vazifeli olan kavim resûllerinin, Allah tarafından ikram edilmiş kullar olduğunu söyleyebilir miyiz? 

CEVAP: Enbiyâ Suresinin 25. âyet-i kerimesi:

21/ENBİYÂ-25: Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin illâ nûhî ileyhi ennehu lâ ilâhe illâ ene fa’budûn(fa’budûni).
Ve senden önce: “Benden başka ilâh yoktur.” diye (kendisine) vahyetmediğimiz bir resûl göndermedik. Öyleyse (sadece) Bana kul olun!


Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin illâ nûhî ileyhi: Senden evvel resûl göndermedik, kendilerine vahyettiğimiz resûller hariç (sadece kendilerine vahyedilmiş resûl gönderdik). 
ennehu lâ ilâhe illâ ene: “Muhakkak ki; Benden başka ilâh yoktur!” diye kendisine vahyettiğimiz resûllerden başka kimse göndermedik. 
fa’budûn(fa’budûni): Öyleyse (sadece) Bana kul olun!

Enbiyâ Suresinin 26. âyet-i kerimesi:

21/ENBİYÂ-26: Ve kâlûttehazer rahmânu veleden subhâneh(subhânehu), bel ıbâdun mukremûn(mukremûne).
Ve: “Rahmân evlât edindi.” dediler. O, Sübhan’dır (münezzehtir). Hayır, (onlar, kendilerine) ikram edilmiş kullardır. 


Devrin imamı, kendisine Allah’ın ikram ettiği kuldur, bütün kavimlerdeki resuller de kendisine ikram edilmiş kullardır.

Enbiyâ Suresinin 27. âyet-i kerimesi:

21/ENBİYÂ-27: Lâ yesbikûnehu bil kavli ve hum bi emrihî ya’melûn(ya’melûne).
Onlar, söz ile O’nun (Allah’ın önüne) geçmezler. Ve onlar, O’nun (Allah’ın) emriyle amel ederler. 


Açık ve kesin; bütün kavimlerdeki resûller Allah’ın emriyle amel edenlerdir. Böylece hiçbir zaman O’nun önüne geçmezler, Allah neyi emrederse sadece onu yaparlar. 

Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesi:

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


Öyleyse Enbiyâ Suresinin 25., 26., 27. âyet-i kerimeleri ile Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var. Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesi sadece devrin imamını gösterdiği halde, Enbiyâ Suresinin 25., 26. ve 27. âyet-i kerimelerinde kavim resûlleri de devreye giriyor. Ve hepsinin de muhtevası var; Allah’tan aldıkları emirle hareket ettikleri (tabi bunlardan huzur namazının imamı olanlar, Allah’ın tasarrufunda olanlardır). 

SORU: Enbiyâ Suresinin 28. âyet-i kerimesi ile Mu’min Suresinin 7. âyet-i kerimesi arasında mağfiret ve şefaat açısından bir ilişki var mı?

CEVAP: Enbiyâ Suresinin 28. âyet-i kerimesi:

21/ENBİYÂ-28: Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yeşfeûne illâ li menirtedâ ve hum min haşyetihî muşfikûn(muşfikûne).
Onların önünde ve arkasında olan şeyleri (muhafız melekleri) bilir. Ve onlar, (Allah’ın) rızasına ermiş olanlardan başkasına şefaat etmezler. Ve onlar, O’nun (Allah’ın) haşyetinden korkanlardır.


Burada, Enbiyâ Suresinin 28. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, devrin imamlarını kastediyor (her devirdeki imamları). “Onlar Allah’ın rızasına ermiş olanlardan başkasına şefaat etmezler.” diyor. 

Kimdir Allah’ın rızasına ulaşanlar? Allah’ın 12 tane ihsanla mürşidine ulaşmasına imkân verdiği kişiler. Ve bu tövbe yapıldığı sırada devrin imamı onlara şefaat eder. Sadece onlara, 12 tane ihsanla mürşidine ulaşmış olanlara… Bunlar, 12 tane ihsanın on ikincisinde Allah’tan şefaat alanlardır (Allah’ın rızasını kazananlardır). Allah’tan mürşidlerini sormuşlardır, Allah onlara mürşidlerini göstermek suretiyle rızasını belirtmiştir. 

Mu'min Suresinin 7. âyet-i kerimesi aynı şeyi söylüyor:     

40/MU'MİN-7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).
Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab'lerini hamd ile tesbih ederler ve O'na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah'tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve senin yoluna (Sıratı Mustakîm'e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”


Ellezîne yahmilûnel arşa: Onlar arşı taşırlar (arşı taşıyan melekler). 
ve men havlehu: Ve onların etrafındaki kişi. 
yusebbihûne bi hamdi rabbihim: Ve onlar Rab’lerini hamd ile tesbih ederler. 
ve yu’minûne bihî: 
Ve O’na îmân ederler. 
ve yestagfirûne lillezîne âmenû: Âmenû olanlar için mağfiret dilerler (Allah’a ulaşmayı dileyenler için mağfiret dilerler). 
Rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen: “Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır.” derler.  
fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke: Kim tövbe eder de Senin yoluna tâbî olursa (yani ruhu vücudundan ayrılır da Sıratı Mustakîm’e ulaşırsa), onlara mağfiret eyle.  
vekıhim azâbel cahîm(cahîmi). Ve onları cehennem azabından ilka et (koru)!

Öyleyse Enbiyâ Suresinin 28. âyet-i kerimesi ile Mu’min Suresinin 7. âyet-i kerimesi arasında mağfiret ve şefaat açısından kesin ilişki söz konusu. 

Her ikisinde de devrin imamının şefaati söz konusu. İkisinde de (Enbiyâ Suresinin 28. âyet-i kerimesi ile Mu’min Suresinin 7. âyet-i kerimesi) şefaat söz konusu ve ikisi de yakın bir ilişki içindeler. Şefaate nail olanların da Allah’tan 12 ihsanı alanlar olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz.  

SORU: Zumer Suresinin 53. âyet-i kerimesini açıklar mısınız?  

CEVAP: Zumer Suresinin 53. âyet-i kerimesi:

39/ZUMER-53: Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh(rahmetillâhi), innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."


Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh(rahmetillâhi): De ki: “Kendi aleyhlerinde haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” 
innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan): Şüphesiz Allah, bütün günahları mağfiret etmeye (sevaba çevirmeye) kaadirdir. 
innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu). Muhakkak ki O, rahmet gönderendir ve günahları sevaba çevirmeye kaadir olandır.

Şimdi bir insan düşünün sevgili kardeşlerim! Ne kadar çok günahı olursa olsun, aleyhe haddi çok aşmış insanlar düşünün. İnsan öldürmüşler, çeşitli suçlar işlemişler, her türlü günahı işlemişler. Bu insanların kaybettiği dereceler çok yüksek dereceler. Ve böyle bir insanın (bu kadar büyük günahlar işlemiş bir insanın) Allah’a ulaşmayı dilediğini düşünelim; ne olur? Allah’a ulaşmayı dilediği anda, Allah Rahîm esması ile tecelli eder. Derhâl kulaklardaki vakrayı, gözlerdeki hicab-ı mestureyi, kalpteki ekinneti alır, kalbin mührünü açar, küfür kelimesini alır, aldığı ekinnetin yerine ihbat koyar. 

Bunları yaparken (bu 7 tane işlemi gerçekleştirirken) Allahû Tealâ ne yapar? Her bir işlem için o kişinin derecelerini arttırır. Öyle arttırır ki; bu kişinin artmış olan (Allahû Tealâ’nın arttırdığı) dereceleri sebebiyle, sevapları günahlarını mutlaka aşar. 

Kişi Allah’a ulaşmayı diledi ve öldü. Bu kişi çok büyük günahlar işlemiş birisi; nereye girer? Allah’ın cennetine girer sevgili kardeşlerim. Allah 5-6 dakikada 7 tane işlev birden oluşturur. Birkaç dakika içerisinde; bir taraftan gözlerdeki hicab-ı mesture öbür taraftan görme hassasının üzerindeki gışavet, bir taraftan kulaklardaki vakra öbür taraftan işitme hassasının üzerindeki mühür alınır. Bir taraftan kalbin mührünün açılması, içindeki küfür kelimesinin dışarı alınması, ekinnetin küfürle beraber dışarı alınması ve kişinin kalbine Allahû Tealâ’nın ihbatı koyması gerçekleşir. 7 işlev… Bu 7 işlevin her birisi için Allahû Tealâ dereceler verir kuluna. Bu verdiği derecelerle kişinin mutlaka günahları sevaplarını aşar. 

Cennete girmenin şartı, sevapların günahları aşmasıdır. Ve Allah’a ulaşmayı dileyen hiç kimsenin cehenneme girmesi mümkün değildir (kaybettiği dereceler itibariyle) sadece Allah’a ulaşmayı dilemeyenler (kaybettiği dereceler itibariyle) cehenneme girecek olanlardır. 

Öyleyse ne kadar büyük ölçüde bir insan derecat kaybetmiş olursa olsun, bu kişinin kaybettiği dereceler ne kadar büyük olursa olsun, Allah mutlaka o kaybettiği dereceleri örtecek kadar sevap veriyor kişiye. 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Öyleyse korkmalarına gerek var mı? Ne kadar haddi aşmış olurlarsa olsunlar, ne kadar çok haddi aşmışlarsa o kadar çok derece ilâve ediyor Allahû Tealâ. Mutlaka kazandığı dereceleri, kaybettiği derecelerden öteye geçiriyor. Diyor ki: “Kim Bize ulaşmayı dilerse, Biz onların günahlarını örteriz.” 

Yeter mi? Yetmez. 14. basamakta 12. ihsanıyla bu kişiyi mürşidine ulaştırıyor. O zaman, örttüğü günahların ötesinde bir de o günahları sevaba çeviriyor Allahû Tealâ. Günahları örtüyor, sonra da o günahları sevaba çeviriyor. Ne oldu? Sevaplar günahların 2 katı oldu. 

Yeter mi? Hayır yetmez. Aynı anda o kişinin ruhu vücudundan ayrılıyor, Allah’a doğru yola çıkıyor ve Allahû Tealâ o kişiye o güne kadar 1’e 10 verirken, her sevabına 1’e 100 vermeye başlıyor ve ruhu 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7. gök katlarını aşarken, 1’e 100 olan rakam 1’e 200’e, 300’e, 400’e, 500’e, 600’e ve 700’e ulaşıyor sevgili kardeşlerim. Böylece kişinin günahları ne kadar çok olursa olsun onun endişe etmesine mal olmadığını, sadece Allah’a ulaşmayı dilemesini istiyor Allahû Tealâ. 

Biliniz ki; cehenneme gidenler sadece Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir sevgili kardeşlerim. Günahı kişinin ne kadar çok olursa olsun, netice Allah için değişmez. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onu mutlaka cennetlik kılar. Bu kadar kolay, bu kadar açık bir hüviyette Allahû Tealâ insanlara onların mutluluğunu sağlayacak olan bütün güzellikleri teslim etmeye hazır sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler. 

SORU: Bu âyet-i kerime ile Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var mıdır? 

CEVAP: Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi:

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


İllâ men tâbe ve âmene: Sadece tövbe eden ve âmenû olan.
ve âmene ve amile amelen sâlihan: Nefsi ıslâh edici ameller işleyen. (Buradaki âmenû olmak kalbine îmân yazılarak mü'min olmak istikametinde, 2. defa kalbindeki îmân artan bir mü'min olmak istikametinde kullanılıyor. Ve kişi nefs tezkiyesine başlıyor çünkü bu noktadan itibaren nefs tezkiyesi yapınca (zikir yapınca) Allah’ın katından gelen rahmet, fazl ve salâvât kişinin kalbine geliyor, fazıllar nefsin kalbindeki îmân kelimesinin etrafında toplanmaya başlıyor. Bu nefs tezkiyesidir.) 
fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin): Allah onların (günahlarını) seyyiatini hasenata (sevaba) çevirir (kaybettikleri dereceleri kazandıkları derecata çevirir). 
ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen): Allah Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir, Rahîm esmasıyla tecelli edendir). 

“Bu âyet-i kerimeyle Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var mıdır?”

1. ilişki Furkân Suresinin dışındaki ilişkidir; günahların örtülmesi. 
2. ilişki Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi ile alâkalıdır; günahları örtüldükten sonra Allah’ın o günahları sevaba çevirmesi. 

SORU: Bu âyetlerle Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var mıdır?   

CEVAP: Elbette. Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesinde de günahların sevaba çevrilmesinden yani mağfiretten bahsediyor. 

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı. 


Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi): Biz hiçbir resûl göndermedik, ancak Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilsin diye göndeririz. 
ve lev ennehum iz zalemû enfusehum: Onlar ki nefslerine zulmetmişlerdir 
câûke: Sana gelselerdi 
festagferûllâhe: Allah’tan mağfiret dileselerdi 
vestagfere lehumur resûlu: Ve onların resûlü de onlar için mağfiret dileseydi 
le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen): Allah’ı tövbeleri kabul edici ve rahmet gönderici olarak bulurlardı.

Yani burada Allahû Tealâ, sahâbe ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bahsediyor. Sahâbenin bütün günahlarını Allahû Tealâ sahâbenin talebi üzerine affedeceğini, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine de bir defa daha affedeceğini ifade buyuruyor. 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Ne oldu? Günahların affı 2 defa affa dönüştü, mağfirete dönüştü, günahların sevaba çevrilmesine dönüştü. Bu âyetler (Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesi ve Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi), günahların sevaba çevrilmesi konusunda kesin bir hüviyet taşıyor. Zumer Suresinin 53. âyet-i kerimesinde ise Allahû Tealâ bunun da ötesinde bir şeyden bahsediyor. Ne kadar büyük günahlar işlerseniz işleyin, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü Yunûs Suresinin 7. ve 8. âyet-i kerimelerine göre sadece Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin kaybettiği dereceler, kazandığı derecelerden fazladır. “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, onların mutlaka kazandığı dereceler kaybettiği derecelerden fazla hale getirilir. Onlar mutlaka Allah’ın cennetine girer.” diyor Allahû Tealâ. 

Öyleyse herkese müjdeyi verin sevgili kardeşlerim! Ne kadar büyük günah işlemiş olurlarsa olsunlar insanlar, eğer Allah’a ulaşmayı dilerlerse, onların Allah’ın cennetine girmemeleri için bütün sebepler kalkmıştır. Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse, Allah onun kalbindeki bu talebi işitmiş, bilmiş ve görmüştür. Derhâl Rahîm esmasıyla tecelliye başlamıştır, derhâl günahlarını örtmüştür. Yani sevaplarını günahlarından daha öteye mutlaka geçirmiştir. Bu kişi ertesi gün ölse, gideceği yer cehennem değildir, bu sebeple mutlaka Allah’ın cennetidir. 

Allah’ın kanunu; kimin günahları sevaplarından fazla olursa sadece onlar cehenneme giderler, ebediyyen cehennemde kalırlar. Kimin de sevapları günahlarından fazlaysa, onların da gideceği yer mutlaka Allah’ın cennetidir, ebediyyen cennette kalırlar. 

Şimdi sevgili kardeşlerim! Bu kadar kolaysa bu konu ve insanlar bunu bilmiyorlarsa ve bilmedikleri için (sırf Allah’a ulaşmayı dileme keyfiyetini bilmedikleri için) insanların çok büyük bir kısmı cehenneme gidecekse ve bu açıklamayı Allah’ın resûlleri yapıyorsa; o zaman Allah’ın öğretisi, o resûlleriyle (bütün kavimlerde şu anda Allah’ın resûlleri var) bu kâinattaki en kıymetli öğreti haline gelmiyor mu?

İnsanlar sadece cehaletleri sebebiyle, bilmedikleri için (dîn âlimi olarak geçinenlerin de %90’ından fazlası bu hakikati bilmedikleri için) Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. Dilemezlerse, ne yaparlarsa yapsınlar kurtulmaları mümkün değil. O zaman Allah’ın risaletine kulak vermek söz konusu değil mi sevgili kardeşlerim? Bir kurtuluş reçetesi değil mi bu söylenenler? Kur’ân söylüyor ve insanlar (özellikle 100 küsur üniversitedeki dîn âlimleri) bunları bilmiyorlar. 

Öyleyse öğrenmeleri zaman alıcı bir faktör olsa bile, bu bir müjde değil mi? İşte bu, bütün insanlık için bir kurtuluş müjdesidir, hidayet müjdesidir, çağımızın anahtarıdır. 

Hidayetin başlangıç noktası Allah’a ulaşmayı dilemektir. Bu çağ hidayet çağıdır ve hidayetin açıklaması yapılmaktadır şu anda. Ve bütün insanlar Allah’tan, günahlarının mahiyeti ne kadar büyük olursa olsun ümitlerini asla kesmemelidirler.                 

SORU: Zumer Suresinin 53. âyet-i kerimesinde: “Ey kendi aleyhlerinde haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları sevaba çevirendir.” buyrulmakta. Bu ifadeden, Allahû Tealâ’nın insanları kurtuluş için Allah’a ulaşmayı dilemeye davet ettiğini söyleyebilir miyiz?   

39/ZUMER-53: Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh(rahmetillâhi), innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."


CEVAP: Elbette. Son derece açık ve kesin. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler kurtulabilir. Dilemeyenlerin, şu dünyada ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir şekilde kurtuluşları mümkün değildir sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım. 

SORU: Rûm Suresinin 8. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ insanların çoğunun Allah’a ulaşmayı inkâr ettiklerini belirtiyor. A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesinde ise Allahû Tealâ cehennemi cinlerin ve insanların çoğu için hazırladığını ifade ediyor. Her iki âyetin muhtevasından cehenneme gideceklerin çoğunu Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin teşkil edeceğini söyleyebilir miyiz? 

CEVAP: Evet, halen durum aynıdır. Bütün dünyada, dînde (dîn içerisinde bulunanların), bütün dînlerdeki (aslında bütün dînler yoktur ama öyle söylüyoruz) insanların %90’dan fazlası Allah’ın hakikatlerinden haberdar değil. Ve ne yazık ki kurtulamazlar sevgili kardeşlerim. Çoğu (%90’dan fazlası) inkâr ediyor.

“A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesinde ise Allahû Tealâ cehennemi cinlerin ve insanların çoğu için hazırladığını ifade ediyor. Her iki âyetin muhtevasından cehenneme gideceklerin çoğunu Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin teşkil edeceğini söyleyebilir miyiz?”

Cehenneme gideceklerin çoğunu değil hepsini Allah’a ulaşmayı dilemeyenler kaplıyor. Hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, Allah’ın cennetine giremez. Öyleyse cehenneme girenlerin çoğu Allah’a ulaşmayı dilemeyenler değildir, cehenneme girenlerin hepsi Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. “İnsanların çoğu” diyor Allahû Tealâ orada “cehenneme girenlerin çoğu” demiyor (insanların çoğu). Biz açık ve kesin rakam koyabiliyoruz Allahû Tealâ’nın verdiği işaretle. Bu insanlar, yaşamakta olan insanların %90’dan fazlası ve Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. Öğretseniz de kurtuluşun bu olduğunu söyleseniz de… 

Onlara bu âyetlerin geçerli olmadığını söyleyenler var. Allah’ın bütün güzelliklerini, şeytana uyarak insanlara haram eden âlimler var ne yazık ki. “Allah’a ulaşmayı dilemek mi! O da neymiş? Öyle şey mi olurmuş?” diyorlar. Allahû Tealâ da diyor ki: “Allah’a ulaşmayı dilemezseniz, şirktesiniz, dalâlettesiniz, küfürdesiniz.” Ve bu insanlar böyle olduklarını da ne yazık ki bilmiyorlar. Bütün kavramları insanlar kendilerine göre şekillendirmişler, Kur’ân duvara asılıp öylece kalmış. 

Rûm Suresinin 8. âyet-i kerimesi ve A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesi:     

30/RÛM-8: E ve lem yetefekkerû fî enfusihim, mâ halakallâhus semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı ve ecelin musemmâ(musemmen) ve inne kesîran minen nâsi bi likâi rabbihim le kâfirûn(kâfirûne).
Onlar, kendi nefsleri hakkında tefekkür etmiyorlar mı (düşünmüyorlar mı)? Allah gökleri ve yeri ve ikisinin arasındaki şeyleri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre ile yarattı. Ve muhakkak ki insanların çoğu, Rab’lerine mülâki olmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) inkar edenlerdir.


7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir. 


Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ: Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) edemezler. 
ve lehum a’yunun: Onların gözleri vardır. 
lâ yubsırûne bihâ: Onunla göremezler.  
ve lehum âzânun:  Onların kulakları vardır. 
lâ yesmeûne bihâ: Onunla işitemezler. 
ulâike kel en’âmi: Onlar hayvanlar gibidir.  
bel hum edallu: Hayır, onlardan daha çok dalâlettedirler. 
ulâike humul gâfilûn(gâfilûne): İşte onlar, gaflette olanlardır, gâfillerdir. 

Kimdir gâfiller? Yunûs Suresinin 7. ve 8. âyet-i kerimlerindeki gâfillere bakalım:

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır. 

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onlar Bize mülâki olmayı dilemezler, onlar dünya hayatından razıdırlar (dünya hayatıyla mutmain olurlar, doyuma ulaşırlar). Onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor Allahû Tealâ. “Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor, hayvanlardan daha çok dalâlette olduğunu söylüyor. 

Neden? Bu insanlar (Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes) şirkte, Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes dalâlette, Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes küfürde. Âyetler net olarak bunları söylüyor. 

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Böyle bir dizaynda A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesi de Rûm Suresinin 8. âyet-i kerimesi de insanların çoğunun Allah’a ulaşmayı dilemediklerini, dalâlette olduklarını ve cehenneme gideceklerini söylüyor. Aslında bu çoğunluk büyük çoğunluktur. Allah razı olsun.    

SORU: Allah'a verilen ahdin yerine getirilmemesi hususunda Ra’d Suresinin 25. âyet-i kerimesi ile Âli İmrân Suresinin 77. âyet-i kerimesi arasında bir ilişkiden bahsedebilir miyiz? 

CEVAP: Peşin olarak söyleyelim ki; evet, bahsedebiliriz. Ra’d Suresinin 25. âyet-i kerimesine bakalım beraberce: 

13/RA'D-25: Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Onlar, misaklerinden sonra (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim edeceklerine dair ezelde Allah’a misak verdikten sonra) Allah’ın ahdini bozarlar (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmezler). Ve Allah’ın, O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler (ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar). Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar (başka insanların da Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarına mani oldukları için fesat çıkarırlar). Lânet onlar içindir. Ve yurdun kötüsü (cehennem) onlar içindir.


Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi: Onlar Allah’a misak verdikten sonra ahdlerini nakzederler (bozarlar). 
ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale: Ve Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi (yani vuslatı) keserler. 
ve yufsidûne fîl ardı: Yeryüzünde fesat çıkarırlar. 
ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri): Allah’ın lâneti onların üzerinedir ve onlar için ne kötü bir yurt var.

Âli İmrân Suresinin 77. âyet-i kerimesi:

3/ÂLİ İMRÂN-77: İnnellezîne yeşterûne bi ahdillâhi ve eymânihim semenen kalîlen ulâike lâ halaka lehum fîl âhırati ve lâ yukellimuhumullâhu ve lâ yenzuru ileyhim yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim ve lehum azâbun elîm(elîmun).
Muhakkak ki onlar; Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değere satarlar. İşte onlar için ahirette bir nasip yoktur. Ve Allah onlar ile konuşmayacak ve kıyamet günü onlara nazar etmeyecek (bakmayacak). Ve onları temize çıkarmayacak ve onlar için elim azap vardır.


İnnellezîne yeşterûne bi ahdillâhi ve eymânihim semenen kalîlen: Onlar muhakkak ki; Allah’ın ahdini ve yeminlerini çok az bir şey karşılığı satmışlardır. 
ulâike lâ halaka lehum fîl âhırati: Onlar için ahirette bir kurtuluş (nasip) yoktur. 
ve lâ yukellimuhumullâhu: Allah onlarla konuşmayacaktır. 
ve lâ yenzuru ileyhim yevmel kıyâmeti: Ve kıyâmet günü onlara bakmayacaktır.  
ve lâ yuzekkîhim: Onları tezkiye etmeyecektir (temiz olduklarına dair tezkiye vermeyecektir).  
ve lehum azâbun elîm(elîmun): Onlar için elîm bir azap vardır.

“Ahdlerini ve yeminlerini az bir değere satanlar ve misaklerinden sonra Allah’ın ahdini nakzederler (bozarlar).” Allah’a baştan verdikleri misake rağmen demek istiyor Allahû Tealâ. Allah’ın ahdini bozarlar (yani ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a ulaştırmayı dilemezler). Ama burada (Ra'd Suresinin 25. âyet-i kerimesinde) aslında, Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiğini ifade eden misakini bozmaktan bahsediliyor. 

Her ikisinde de yeminlerden ve misaklerden bahsediyor. Âli İmrân Suresinin 77. âyet-i kerimesinde: “Yeminleri ve Allah’ın misakini az bir değere satarlar.” diyor. Yeminlerini ve Allah’ın ahdini… Allah’ın ahdi, yeminleri olan ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ettikten sonra, Allah’ın ahdi olan iradelerini de Allah’a teslim etmek (ruh, vech, nefs ve Allah’ın ahdi iradenin de teslimini gerektiriyor). Hepsini birden reddediyorlar ve yerine getirmiyorlar. “Ve onlar için azap vardır.” diyor Allahû Tealâ. 

Şimdi burada, Allahû Tealâ’nın azabı verdiği bu insanların başlangıcına bakalım; Ra’d Suresinin 25. âyet-i kerimesinde, Âli İmrân Suresinin 77. âyet-i kerimesinde ta başlangıçtan itibaren Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlardan bahsediliyor.  

SORU: Nisâ Suresinin 146. âyet-i kerimesiyle, aynı surenin 175. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var mıdır? 

CEVAP: Nisâ Suresinin 146. âyet-i kerimesi:

4/NİSÂ-146: İllâllezîne tâbû ve aslehû va’tesamû billâhi ve ahlesû dînehum lillâhi fe ulâike meal mu’minîn(mu’minîne). Ve sevfe yu’tillâhul mu’minîne ecran azîmâ(azîmen).
Tövbe edenler ve nefsini ıslâh edenler (nefs tezkiyesi yapanlar), Allah'a sarılanlar ve dînlerini Allah için halis kılanlar hariç. İşte onlar, mü'minlerle beraberdirler. Ve Allah, yakında mü'minlere “büyük ecir (mükâfat)” verecektir.


Nisâ Suresinin 175. âyet-i kerimesi:

4/NİSÂ-175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).
Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).


Fe emmellezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî: Onlar ki; Allah’a âmenû olurlar ve O’na sarılmayı dilerler (Allah’a ulaşmayı ve O’na sarılmayı dilerler). 
fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve faldın: Allah onları Kendisinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacaktır.
ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen): Ve onları Sıratı Mustakîm’e ulaştıracaktır. 

Burada (Nisâ Suresinin 175. âyet-i kerimesinde) konunun başı alınmış. Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, Sıratı Mustakîm’e ulaştırılması alınmış. Nisâ Suresinin 146. âyet-i kerimesinde ise kişi mürşidinin önünde tövbe ediyor ve nefsi ıslâh edici amellere başlıyor ve Allah’a sarılıyor. 

Nisâ Suresinin 146. âyet-i kerimesinde vuslat bütün boyutlarıyla var ama Nisâ Suresinin 175. âyet-i kerimesinde, kişi daha Allah’a ulaşmak için Sıratı Mustakîm’e yeni ulaşıyor. Ruhu vücudundan ayrılıp Sıratı Mustakîm’e Allahû Tealâ tarafından ulaştırılıyor. 

Her ikisinde de Allah’a ulaşmayı dilemekten ve Allah’a ulaşıp Allah’a sarılmaktan, Allah’ın Zat’ında ruhun yok olmasından bahsediyor Allahû Tealâ. Her ikisinde de aynı olaylar var; bir ilişki olduğu kesin.  

SORU:
 Dînin Allah için halis kılınması konusuna açıklık getirir misiniz? Bu konunun kişinin Allah’a sarılmasıyla nasıl bir ilişkisi vardır açıklar mısınız? 

CEVAP: Dînlerini Allah için halis kılanlar… Bir kişinin dîninin halis olması, onun nefsinin halis olmasıyla yakînen ilişkilidir. Nefsin bütün afetleri yok olmadıkça kişi halis olamaz, ihlâs sahibi olamaz. İhlâs sahibi olan kişi için dîn de halis olmuştur çünkü kişinin dîninin halis olmasını engelleyen faktör nefsin afetleridir. Nefsin afetleri var olduğu sürece, nefsin afetlerine paralel bir dizayn içerisinde kişi, Allah ile olan ilişkilerinde tam başarıyı sağlayamaz. Ve bu sebeple nefsi halis değildir, dîni de halis değildir. Henüz dînde ulaşamadığı birçok yer vardır. 

Dînin halis olması demek, kişinin dînin bütün fakültelerine ulaşması demektir. Bu fakülteler 4 tanedir; ruh, vech, nefs ve irade. Bu 4 faktör de Allah’a teslim edilmedikçe dîn halis olmaz, o kişi de halis olmaz.     

SORU: Muzzemmil Suresinin 19. âyet-i kerimesi ve Meryem Suresinin 43. âyet-i kerimesine göre sebîl ile Sıratı Seviye arasında bir farklılık var mıdır? 

CEVAP: Muzzemmil Suresinin 19. âyet-i kerimesi:

73/MUZZEMMİL-19: İnne hâzihî tezkirah(tezkiretun), fe men şâettehaze ilâ rabbihî sebîlâ(sebîlen).
Muhakkak ki bu, hatırlatmadır (öğüttür). Artık kim dilerse, Rabbine (ölmeden önce ruhunu) ulaştıran bir yol ittihaz eder (yol edinir).


İnne hâzihî tezkirah(tezkiretun): Muhakkak ki; bu bir öğüttür. 
fe men şâettehaze ilâ rabbihî sebîlâ(sebîlen): Kim dilerse, Allah’a (ruhunu ölümden evvel) ulaştıran bir yol tutar.

19/MERYEM-43: Yâ ebeti innî kad câenî minel ilmi mâ lem ye’tike fettebi’nî ehdike sırâtan seviyyâ(seviyyen).
Ey babacığım, muhakkak ki bana, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir! Öyleyse bana tâbî ol. Seni, Sıratı Seviye’ye (düzgün, seviyeli, Allah’a ulaştıran yola) hidayet edeyim (ulaştırayım).


Yâ ebeti innî kad câenî minel ilmi: Ey babacığım! Muhakkak ki bana. 
mâ lem ye’tike: Sana gelmeyen bir ilim geldi. 
fettebi’nî ehdike sırâtan seviyyâ(seviyyen): Bana tâbî ol! Seni Sıratı Seviye’ye hidayet edeyim (ulaştırayım).

Burada Muzzemmil Suresinin 19. âyet-i kerimesinde, Meryem Suresinin 43. âyet-i kerimesinde mürşide tâbî olduktan sonra Allah’a doğru tutulan yolu gösteriyor. Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesi de aynı şeyi söylüyor; tâbiiyet tamamlanmış, ruh vücuttan ayrılmış ve ruh Sıratı Mustakîm’e ulaşmış. Tâbiiyetten sonraki bir müessese… Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesi de aynı: 

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


Öyleyse 3 âyet-i kerime de irşad makamına ulaştıktan sonra Allah’a giden yolun seçilmesinden bahsediyor. “femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).” 

Burada (Meryem Suresinin 43. âyet-i kerimesi) “sırâtan seviyyâ(seviyyen)” kelimesi geçiyor. Hepsi, tâbî olduktan sonra ruhun vücuttan ayrılarak Sıratı Mustakîm üzerinde bir yolculuğa başlamasını ifade ediyor (yani 7 safhalı Sıratı Mustakîm’in). Adına gerçek anlamda Sıratı Mustakîm dediğimiz, ruhu alıp da 2 yatay 2 dikey sebîl ile Allah’a ulaştıran yol. 14. basamaktan 21. basamağa kadar devam eden yol. 

SORU: Yûnus Suresinin 99. âyet-i kerimesi ve Muddessir Suresinin 54., 55. ve 56. âyet-i  kerimelerine göre ‘Allah’ın dilemesi’ kavramına açıklık getirir misiniz? 

CEVAP: Yûnus Suresinin 99. âyet-i kerimesi:

10/YÛNUS-99: Ve lev şâe rabbuke le âmene men fîl ardı kulluhum cemîâ(cemîân), e fe ente tukrihun nâse hattâ yekûnu mu’minîn(mu’minîne).
Ve şâyet senin Rabbin dileseydi, yeryüzünde olan kimselerin hepsi elbette topluca îmân ederlerdi. Yoksa sen, insanları mü’min(ler) oluncaya kadar zorlayacak mısın?


Ve lev şâe rabbuke le âmene men fîl ardı kulluhum cemîâ(cemîân): Ve şayet Senin Rabbin dileseydi, yeryüzünde olanların hepsi birden âmenû olurlardı. 
e fe ente tukrihun nâse:
 Yoksa sen insanları zorlayacak mısın? 
hattâ yekûnu mu’minîn(mu’minîne): Mü'min oluncaya kadar.

Yûnus Suresinin 99. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, aslında âmenû olmaktan bahsediyor. Âmenû olmak, Allah’a ulaşmayı dileme noktası. Allahû Tealâ ne zaman diliyor kulunun hedefe ulaşmasını? O kul kendi iradesiyle Allah’a ulaşmayı dilediği an. Dilediği an Allah’ın küllî iradesi devreye giriyor, cüz’i iradeyi kontrolü altına alıyor. Ve kişi ister tevekkül sahibi olsun ister olmasın, hepsi tevekkül sahibi kabul ediliyor Allahû Tealâ tarafından. 

Muddesir Suresinin 54., 55. ve 56. âyet-i kerimeleri:

74/MUDDESSİR-54: Kellâ innehu tezkireh(tezkiretun).
Hayır, muhakkak ki O, bir Zikir’dir (Öğüt’tür).

74/MUDDESSİR-55: Fe men şâe zekereh(zekerehu).
Artık kim dilerse, O’nu zikreder.

74/MUDDESSİR-56: Ve mâ yezkurûne illâ en yeşâallâh(yeşâallâhu), huve ehlut takvâ ve ehlul magfireh(magfireti).
Allah’ın dilediğinden başkası O’nu zikredemez. O (O’nun dilediği kimse), takva sahibidir ve mağfiret ehlidir (günahları sevaba çevrilmiş olan kimsedir).


Kur’ân’ın bir öğüt olduğundan bahsediyor Müddesir Suresinin 54. ve 55. âyet-i kerimeleri. “Kim dilerse, öğüt alır.” diyor. 56. âyet-i kerimede ise: “Sadece Allah’ın dilediği kişi öğüt alır. Allah’ın dilediği kişi, Allah’a ulaşmayı dileyen kişidir.” diyor. 

 

 

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“Allah dilediği kimseyi kendisine seçer ve onlardan kim Allah’a yönelirse, onları Kendisine ulaştırır.” diyor  Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesi. 

Buna dayalı olarak, Allah’ın dilediği kişi öğüt alır; o ehli takvadır. Ne zaman başlıyor takva? Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi: 

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


Munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na dön (Allah’a dön, Allah’a ulaşmayı dile) ve takva sahibi ol.

Allah’a ulaşmayı dilediğimiz an, takva sahibiyiz. Ama mağfiret ehli olduğumuz yer, 14. basamak. 14. basamaktan evvel kimse mağfirete nail olamaz. Ama Allahû Tealâ’nın mağfiret kelimesini bazen günahların sevaba çevrilmesi, bazen de günahların affedilmesi olarak kullandığını görüyoruz. 

Meselâ Allahû Tealâ Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: 

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


“Allah onların seyyiatini hasenata çevirir.” Günahların sevaba çevrilmesi bahsettiği şey ve onun sonunda da diyor ki: “İşte Allahû Tealâ böylece mağfiret eder.” Mağfiretin; günahların sevaba çevrilmesi olduğunu görüyoruz. 

Ama aynı konuya, Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesinde baktığımız zaman: 

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı. 


Sahâbenin, Allah’tan mağfiret dilediklerini (yani günahlarının affedilmesini dilediklerini) söylüyor Allahû Tealâ. Ve sahâbenin dileği üzerine, sahâbenin günahlarını affedeceğini söylüyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in mağfiret dilemesi üzerine de bir defa daha affedeceğini söylüyor. Her iki mağfiret de (tövbenin neticesinde vücuda gelen her iki mağfiret talebi de) bir affı ihata ediyor. 

Öyleyse mağfiret kelimesi, bazen hem devrin imamının talebini hem de kişinin talebini ihata ediyor ki; çoğunlukla böyle, Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi bu istikamette. Bazen de Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesi gibi gene yemin merasimi, gene tövbe merasimi, gene sahâbe ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) var. Sahâbe Allah’tan mağfiret diliyor (günahlarının affı istikametinde); alıyor Allahû Tealâ. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in onlara mağfiret etmesini (yani günahlarını affetmesini dilemesini) söylüyor. Sahâbenin talebi üzerine bir defa, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in üzerine bir defa daha affediyor. 2 defa af, bir mağfiret oluşturuyor. Burada eğer mağfireti bir defa af olarak alırsak, gerçekten Allahû Tealâ diyor ki: “Kim Bana ulaşmayı dilerse, onlara furkan veririm ve günahlarını örterim.” 

Furkan, 7 safhadan oluşuyor biliyorsunuz; 

 

1- Gözlerdeki hicabı mesturenin alınması. 
2- Görme hassasının üzerindeki gışavetin alınması. 
3- İşitme hassasının mührünün açılması. 
4- Kulaklardaki vakranın alınması. 
5- Kalbin mührünün açılması.
6- Kalpteki ekinnetin ve küfrün alınması. 
7- Yerine ihbat konulması.

O 7 faktörün her birinde Allahû Tealâ o kişiye sevap veriyor, derecat yükselmesi veriyor. 

Öyle bir miktarda veriyor ki; onların günahlarını örtüyor Allahû Tealâ. Onlara verdiği her furkanda günahlarını örtüyor ve onun cennete girmesini temin ediyor. 

İşte Mulk Suresinin 7., 8., 9., 10. âyet-i kerimeleri de aynı şeyi söylüyor: 
 

67/MULK-7: İzâ ulkû fîhâ semiû lehâ şehîkan ve hiye tefûr(tefûru).
Oraya (cehenneme) atıldıkları zaman onun kaynayan korkunç sesini (gürlemesini) işittiler. 

67/MULK-8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu. 

67/MULK-9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).
Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67/MULK-10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).
Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler. 


“Cehennemin kapısına gelenlere cehennem bekçileri derler ki: ‘Size Allah’ın nezirleri gelip de buraya (cehenneme) gireceğinizi söylemediler mi?’ Onlar da diyorlar ki: ‘Söylediler ama biz onlara inanmadık, ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. (Resûllere inanmıyorlar, ‘Allah hiçbir şey indirmedi.’ diyorlar, Allah’ın Kitaplarına inanmıyorlar.) Ve biz seni dalâlette olarak görüyoruz.’ dedik.’ (resûlleri dalâlette görüyorlar). Ondan sonra da aynı kişi şöyle söylüyor: ‘Eğer biz o resûllerin (nezirlerin) söylediğini işitmiş ve idrak etmiş olsaydık (işitmiş ve akıl etmiş olsaydık) burada (cehennemde) mi olurduk?’” 

Yani Allah bize furkan verseydi, gözlerimizdeki hicab-ı mestureyi alsaydı, kulaklarımızdaki vakrayı alsaydı, kalbimizdeki ekinneti alıp yerine ihbat koysaydı; biz gören, işiten ve idrak edenler olacaktık, o zaman da cennette olacaktık. 

Öyleyse buradaki muhteva, mağfiretten bir başka kasıtta söz konusu olabilir. Günahın sadece affı ise (yani örtülmesi ise), o zaman burada da öğüdü alan ilk takvanın sahibi olmuştur ve onun günahları örtülmüştür. O zaman Muddessir Suresinin 54., 55., 56. âyet-i kerimeleri ile Yûnus Suresinin 99. âyet-i kerimesi aynı seviyede mü'min olanlardan bahsediyor. 

Âmenû olmak, -biliyorsunuz- Allah’a ulaşmayı dilemek demek. 

SORU: Kasas Suresinin 56. âyet-i kerimesine göre, kişide Allah’ın dilemesinin çağrışımını yapan şeyin ancak hidayet olduğunu söyleyebilir miyiz?   

CEVAP:
 Kasas Suresinin 56. âyet-i kerimesi:

28/KASAS-56: İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâ’(yeşâu), ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne).
Muhakkak ki sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin (onun ruhunu Allah’a ulaştıramazsın). Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Ve O, muhtedileri (hidayete erenleri) daha iyi bilir.


İnneke: Muhakkak ki; sen.
lâ tehdî men ahbebte: Sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin. 
ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâ’(yeşâu): Allah dilediğini hidayete erdirir. 
ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne): Ve O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.  

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Burada Allah’ın dilemesi, kişinin dilemesinin üstüne bina edilir. “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse; Allah da onu Kendisine ulaştırmayı diler, kim Allah’a ulaşmayı dilemezse; Allah da onu Kendisine ulaştırmayı dilemez.”

Allah herkesi Kendisine ulaştırmayı diler, bunun için insanları seçer ama o seçtiklerinden 10’da 1’inden daha azı Allah’a ulaşmayı dilerler. İşte hidayete erecek olanlar, o Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Kişisel irade (cüz’i irade) Allah’ın Katında bu sebeple çok değerli bir müessesedir.

SORU: Muhammed Suresinin 32. âyet-i kerimesine göre, kendilerine Allah’ın resûlü tarafından hidayet açıklandıktan sonra insanları Allah’ın yolundan saptıranların, Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesine göre, hidayeti gizleyen ve 2 kat lânet alanlar olduğunu söyleyebilir miyiz?

CEVAP: Muhammed Suresinin 32. âyet-i kerimesi:

47/MUHAMMED-32: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi ve şâkkûr resûle min ba’di mâ tebeyyene lehumul hudâ len yedurrûllâhe şey’â(şey’en), ve seyuhbitu a’mâlehum.
Muhakkak ki inkâr edenler, Allah’ın yolundan men edenler ve onlara hidayet açıkça belli olduktan sonra resûle muhalefet edenler, onlar Allah’a hiçbir şeyle asla zarar veremezler. Ve (Allah) onların amellerini heba edecek.


İnnellezîne keferû: Onlar ki; kâfirlerdir. 
ve saddû an sebîlillâhi: Allah’ın yolundan men ederler. 
ve şâkkûr resûle min ba’di mâ tebeyyene lehumul hudâ: Ve onlar için hidayet belli olduktan sonra, resûlden şek ederler (şüphe ederler). 
len yedurrûllâhe şey’â(şey’en): Allah’a hiçbir şeyle zarar veremezler. 
ve seyuhbitu a’mâlehum: Ve Allah, onların amellerini boşa çıkarır. (Amelleri heba olur. ‘yuhbitu: Amelleri boşa gider.’) 

Kâfirlerdirler ve başka insanları Allah’ın yolundan saptırırlar. Allah’ın yolundan men ederler, alıkoyarlar. Hem de onlar için, Allah’ın kitaplarla indirdiği hidayet belli olduktan sonra; tıpkı Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesindeki gibi: 

2/BAKARA-159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).
Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder. 


İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ: Muhakkak ki; onlar, bizim indirdiğimiz şeyi örterler.  
min el beyyinâti: Açıklama olarak, ispat vasıtası olarak indirdiğimiz şeyi. 
vel hudâ: Ve hidayeti örterler. 
min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi: O şeyi ki; Biz, insanlar için Kitap’ta beyan ederek indirdikten sonra, onlar onu gizlerler ve indirdiğimiz âyetleri ve özellikle hidayeti (yani insan ruhunun Allah’a ulaşmayı dilemesinden itibaren başlayan vetireyi, en başta Allah’a ulaşmayı dilemeyi) örterler. 
ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne): Allah da onlara lânet eder, lânet edenler de onlara lânet eder.

Evet. Muhammed Suresinin 32. âyet-i kerimesindeki kişiler de Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesindeki kişiler de Allah’ın yolundan men ederlerdir. Bütün Allah’ın yolundan men edenlere, 2 kat lânet söz konusudur. 

Ahzâb Suresinin 67. ve 68. âyet-i kerimelerinde de aynı olay var: 

33/AHZÂB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).
Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptık.”

33/AHZÂB-68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).
“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”


“Allahû Tealâ’ya derler ki cehennemdekiler: ‘Yarabbi! Biz devrimizin küberasına ve sâdatlarına itaat ettik, bu yüzden cehennemdeyiz. Yarabbi! Sen onlara 2 kat azap ver, onları en büyük lânetinle lânetle.’”
 
İnsanların, Allah’a ulaşmayı dilemelerine mani olmuşlar. 

Ve Nisâ Suresinin 167., 168. ve 169. âyet-i kerimeleri de aynı şeyleri söylüyor:

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).
Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır. 

   
Peki Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesinin bütün bunlardan farklılığı ne? 

Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesinin farklılığı; hidayeti bildikleri halde ve insanları kurtuluşa ulaştıracağından emin oldukları halde, sırf içlerindeki düşmanlık sebebiyle (haset sebebiyle) hem kendileri Allah’ın yoluna ulaşmayı dilemezler hem de başka insanların (Allah’a ulaşmayı diledikleri takdirde kurtulacaklarını bildikleri halde, onları Allah’ın yolundan) Allah’ın hidayetini (kurtuluşu) gizleyerek men ederler. Onun için onlar 2 kat lânet alır. 

Ama bunun Nisâ Suresinin 167. âyet-i kerimesinde, sadece gizlenerek yapıldığı konusunda bir işaret koymamış Allahû Tealâ. Ama onların gideceği yerin cehennem olduğunu, ebediyyen orada kalacaklarını, Allah’ın onlara mağfiret etmeyeceğini ve başka insanları Allah’ın yolundan men ettiklerini söylüyor. 

Allah’ın yolundan men edenler; ya hakikati bilmeyerek men ediyorlar ya da Allah’ın yolundan bile bile men ediyorlar. İşte Allah’ın yolundan insanları bile bile men edenler, onlar en büyük lâneti alanlardır. 

Hidayeti gizleyerek insanları Allah’ın yolundan men ediyorlar. Biliyorlar ve bildikleri halde gizliyorlar. Onun için en büyük lânet (Allah’ın lâneti ve bütün insanların lâneti) onların üzerinedir.      

SORU: Ahkâf Suresinin 28. âyet-i kerimesinde belirtilen ‘Allah’tan başka varlıkların ilâh edinilmesi’, Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesi ile beraber düşündüğümüzde gizli şirki ifade eder mi?   

CEVAP: Ahkâf Suresinin 28. âyet-i kerimesi:

46/AHKÂF-28: Fe lev lâ nasare humullezînettehâzu min dûnillâhi kurbânen âliheh(âliheten), bel dallû anhum, ve zâlike ifkuhum ve mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Allah’tan başka, yakınlık sağlaması için ilâhlar ittihaz ettikleri zaman onlara yardım etmeleri gerekmez miydi? Hayır (putlar), onlardan saptılar (uzaklaştılar). İşte bu, onların yalanları ve iftira etmiş oldukları şeydir.


Fe lev lâ nasare: Onlara yardım etmiş olması gerekmez miydi?   
humullezînettehâzu min dûnillâhi kurbânen âliheh(âliheten): Yakınlık sağlamak için edindikleri (ittihaz ettikleri) Allah’tan başka ilâhların (onlara yardım etmeleri gerekmez miydi?). 
bel dallû anhum:  Hayır onlar dalâlettedirler. 
ve zâlike ifkuhum ve mâ kânû yefterûn(yefterûne): Onların iftiraları ve onlara uydurduklarıdır (yani o ilâhlar kıyâmet günü Allahû Tealâ’ya:  “Hayır! Biz onlara gelin bize tâbî olun, bize dua edin demedik, onlar bize dua ettiler; biz zaten onların duasını hiçbir zaman kabul etmedik.” diyor (kıyâmet günü onların elleriyle yaptıkları o taş parçaları)). 

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

   
E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu: Hevalarını ilâh edinenleri görüyor musun habibim?  
ve edallehullâhu alâ ilmin: Allah onları ilim üzere dalâlette bırakır. 
ve hateme alâ sem’ihî: Onların sem’î isimli işitme hassasını mühürler. 
ve kalbihî: Ve kalplerini mühürler.  
ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten): Onların görme hassasının (basarlarının) üzerine gışâveh koyar (perde koyar). 
fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi): Bundan sonra onları kim hidayete erdirir? 
e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne): Hâlâ düşünmez misiniz?

“Ahkâf Suresinin 28. âyet-i kerimesinde ‘Allah’tan başka varlıkların ilâh edinilmesi’…” 

Burada açıkça ilâhları (putları) ilâh edindikleri yazıyor. Öyleyse bu açıkça ilâh edinilen varlıklar, gizli ilâh olamazlar. Açıkça ilâh; insanlar elleriyle put yapmışlar, onlara tapıyorlar. 

Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde kişinin, nefsinin afetlerini (hevalarını) kendisine ilâh edinmesi var. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bütün insanlar için geçerli bu müessese. 

Öyleyse Ahkâf Suresinin 28. âyet-i kerimesi açık bir şekilde ilâhlardan bahsediyor (insanların elleriyle yaptıkları putlardan), Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesi ise Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanların dalâlette olduğundan ve onların hevalarını (nefslerinin afetlerini) kendilerine ilâh edindiğinden bahsediyor. 

Birincisi açık şirki, ikincisi gizli şirki ifade ediyor.   

SORU: Ahkâf Suresinin 34. âyet-i kerimesinde, cehenneme gidenlere Allah’ın sorduğu: “Bu hak değil miymiş?” suali ile hem kıyâmeti hem de Allah’a ulaşmayı dilemeyi kastettiğini söyleyebilir miyiz?  

CEVAP: Ahkâf Suresinin 34. âyet-i kerimesi:

46/AHKÂF-34: Ve yevme yu’redullezîne keferû alen nâr(nâri),e leyse hâzâ bil hakk(hakkı), kâlû belâ ve rabbinâ, kâle fe zûkûl azâbe bi mâ kuntum tekfurûn(tekfurûne).
Ve o gün kâfirler ateşe arz olunurlar. Bu gerçek değil mi? (denince): “Evet, Rabbimize andolsun (ki gerçek).” dediler. (Allah): “Öyleyse inkârlarınız sebebiyle azabı tadın.” dedi.


Ve yevme yu’redullezîne keferû alen nâr(nâri): İnkâr edenlerin (kâfirlerin) ateşe sunulacakları gün. 
e leyse hâzâ bil hakk(hakkı): Onlara şöyle denir: “Bu gerçekten hak değil miymiş?”  
kâlû belâ: Derler ki: “Evet (gerçektir, haktır).” 
ve rabbinâ: Ve Rabbimiz.  
kâle fe zûkûl azâbe bi mâ kuntum tekfurûn(tekfurûne): (Allahû Tealâ da onlara) “Öyleyse inkâr ettiklerinizden dolayı azabı tadın.” dedi. 

Ahkâf Suresinin 34. âyet-i kerimesinde, cehenneme gidenlere Allah’ın sorduğu şey (“Bu hak değil miymiş?” suali) birçok suallerin cevabını veriyor. Cehennemin varlığı, kıyâmet gününün varlığı, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin cehenneme gideceği ve daha birçok şeyler. “Hem kıyâmeti hem de Allah’a ulaşmayı dilemeyi…” diye sadece iki şeyden bahsetmek eksik kalır. Daha pek çok konuyu ifade ediyor.  

SORU: Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde geçen ahdin, Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesindeki ahd ve misak olduğunu söyleyebilir miyiz? 

CEVAP: Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesi:  

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).


İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe): Kim sana tâbî olmuşsa (biat etmişse) o, Allah’a biat etmiştir. 
yedullâhi fevka eydîhim: Onların ellerinin üzerinde, Allah’ın eli vardır.  
fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî): Kim nefsini nakısa düşürürse (günahları sevaplarından daha fazla olursa), o muhakkak ki; nefsi üzerine öyle olmuştur. (Nefsi sebebiyle yani Allah’a ulaşmayı dilemediği için nefsini nakısa düşürmüştür.)  
ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe: Ve kim de îfa ederse (yerine getirirse) Allah’ın üzerine olan ahdini (yani Allah’ın onun üzerine olan ahdini; ruhunu da vechini de nefsini de iradesini de Allah’a teslim ederse demek bunun mânâsı).
fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen): Ona azîm bir ecir verilmiştir.

Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde bu ‘onlara ecir, azîm derece verilmesi’ demek; bütün sahâbenin ruhunu da vechini de nefsini de iradesini de Allah’a teslim ettiğini gösteriyor. 

Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesinde de aynı şeyi ifade ediyor Allahû Tealâ:

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.


Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar Allah’ın ahdini ifa ederler. 
ve lâ yenkudûnel misâk(misâka): Misaklerini bozmazlar.

Burada yemin, misak, ahd ve iradenin teslimi… İlâhi İrade’nin cüz’i iradeden istediği, iradenin kendisinin de teslimi olayı. Misakimiz; ruhumuzun Allah’a teslimi, ahdimiz; fizik vücudumuzun Allah’a teslimi, yeminiz; nefsimizin Allah’a teslimi. Bunların her biri kendileri tarafından veriliyor. Ruh misak veriyor, fizik vücut ahd veriyor ve nefs yemin veriyor. Ama Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesinde, Allahû Tealâ bu yemin, misak ve ahdi aldıktan sonra, Allah’ın İlâhi İrade’si bizim cüz’i irademize diyor ki: “Sen de teslim ol, Benim ahdim senin de teslimini içerir. Öyleyse senden de kesin söz (misak) istiyorum, senin de bana teslimin konusunda (senden misak istiyorum).” Ve “Allah’a verdiğiniz o kesin sözü (misakinizi) hatırlayın!” diyor. İradenin Allah’a verdiği sözü…

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.


Yoksa yemin, misak, ahd gene misak adıyla… Ruhumuz da Allahû Tealâ’ya yemin veriyor misak adı altında… Bu, ruhumuzun Allah’a teslimi… Ama Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesinde açık ve kesin olarak: 

Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: “Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler (ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim ederler). 
ve lâ yenkudûnel misâk(misâka): Ve böylece misaklerini (yani iradelerinin Allah’a verdiği misaki) bozmazlar. 

Allah’ın ahdini yerine getiren kişi, Allah’a verilen misaki bozmayandır (yani Allah’a iradesinin verdiği misaki bozmayan; ruhunu da, vechini de, nefsini de, iradesini de Allah’a teslim edendir). 

Peki, misakin bir başka mânâsı daha vardı; ruhumuzu Allah’a teslim etmek. Eğer Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesinden sonra Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesine bakarsak, bunu da göreceğiz:     

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar. 


Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve Onlar Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar. 
ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi): Onlar kötü hesaptan korkarlar, Allah’a karşı huşû duyarlar.

Şimdi âyet-i kerime (Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesi) “Onlar Allah’ın ahdini ifa ederler.” diye başlıyor ve bunu misakle birleştirirsek; “Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler ve misaklerini bozmazlar.” 

Allah’ın ahdi neydi? Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek. Hepsini teslim ederler ve böylece iradelerinin Allah’a verdiği misaki bozmazlar. Ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim ederler. 

Şimdi ötesine geçiyoruz. “Ve onlar misaklerini bozmazlar.” sözünü sonrakine bağlıyoruz; “Onlar misaklerini bozmazlar ve onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar (ruhlarının Allah’a verdiği misaki gerçekleştirirler)”. Yani “Onlar misaklerini bozmaz.” sözü bir evvelki âyete bağlanırsa (Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesine bağlanırsa); iradenin misaki (İlâhi İrade’nin cüz’i iradeden istediği misakin gerçekleştirilmesi), bir sonraki âyete bağlanırsa; ruhun Allah’a verdiği misakin gerçekleştirilmesi. İkisi de misak, nitekim ikisinin de gerçek olduğu neticesine ulaşıyoruz. 
Devam ediyor âyet-i kerime: 

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır. 


Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Ve onlar sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir. 

Niçin dileyenler? Eğer misaki gerçekleştireceklerse; Allah’a ruhlarını ulaştırmak için Allah’ın Zat’ını dileyenler, eğer iradelerini de Allah’a teslim edeceklerse; Allah’ın Zat’ını görmeyi dileyerek Allah’a ulaşmayı dileyenler. 

Allah’ın, Allah’a ulaşmayı dileyenler birinci grubu.  

Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Onlar sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir. 

Niçin dileyenler? 

1- Allah’ın Zat’ına ulaşmak için Allah’ın Zat’ını dileyenler: Bunlar Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesinin ikinci kısmıyla (“Onlar misaklerini bozmazlar, onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.”) alâkalı, eğer Allah’ın Zat’ını görmeyi dilemeleri söz konusuysa (‘Onlar, sabırla Allah’ın Zat’ını görmeyi dileyenlerdir.’ şeklinde dizayn edersek); o zaman sadece Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesini ifade ediyor. “Ve onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini de Allah’a teslim ederler) ve böylece misaklerini bozmazlar.” oluyor. 

Nitekim âyet-i kerimenin sonuna baktığımızda onların gidecekleri yerin Adn Cennetleri oldukları açıklanıyor. Onların en üstün takvaya ulaştıklarında aldıkları neticenin; ecrul azîm olduğunu, hazzul azîm olduğunu, Adn cennetlerine gideceklerini öğreniyoruz. Demek ki onlar, Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesini bütünüyle ayarlamışlar, gerçekleştirmişler; ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim etmişler.   

SORU: Kişi hacet namazını kıldığı zaman Allah’ın tayin ettiği mürşidi mi görür, yoksa gönlünde yatan kişiyi mi görür? Bazı cemaatlerdeki kardeşlerimiz hacet namazı kıldıklarını ve kendi liderlerini gördüklerini iddia ettiler. Hatta kendi mürşidlerinin devrin imamı olduğunu da hacet namazında gördüklerini iddia ediyorlar. 

CEVAP: Kişinin hacet namazı kılması, onun o namazdaki talebine bağlıdır. Kişi “Ben mürşidimi görmek istiyorum.” derse Allahû Tealâ ona mürşidini gösterir. Kişi “Ben devrin imamını görmek istiyorum.” derse o zaman Allahû Tealâ ona devrin imamını gösterir. Ve tabi böyle olması için kişinin Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece boy abdesti alıp, mutlaka saf bir niyetle (kesin bir niyetle) Allah’tan bunu sorması icap eder. 

“Bazı cemaatlerdeki kardeşlerimiz hacet namazı kıldıklarını ve kendi liderlerini gördüklerini iddia ettiler.”

Doğrudur. Eğer mürşid görmek istiyorlarsa, kendi liderleri mürşidse onu göreceklerdir zaten; ona bağlanmışlardır. Onlar da Allahû Tealâ’nın yolundaysa, Allah’a ulaşmayı diliyorlarsa…  

“Hatta kendi mürşidlerinin devrin imamı olduğunu da hacet namazında gördüklerini iddia ediyorlar.”

Tabii burada buna inanmak mümkün değil. Allahû Tealâ’nın kimi imam tayin ettiği kesin bir şekilde bellidir. Ve hacet namazını gerçek anlamda kılabilen herkes, onu görür sadece. 

Dikkat edin sevgili kardeşlerim! Hacet namazı, Allahû Tealâ tarafından şöyle söyleniyor:    

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


“Sabırla ve hacet namazıyla istianeyi (mürşidinizin kim olduğunu) Allah’tan öğrenin (öğrenmeyi isteyin). Bu zor bir iştir.” 

İşte bu kardeşlerimiz… Kendileri ehli tarik değiller, kendileri meselâ bir cemaatin içindeler ama cemaatte tâbiiyet yok. Mürşidleri de 50 sene evvel ölmüş, 60 sene evvel ölmüş. Bir defa, tâbiiyet müessesesi yok. Tâbiiyet yoksa hangi mürşidi görecekler? 

Yetmez! Acaba bu kardeşlerimiz Allah’a ulaşmayı dilediler mi? Dilemezlerse hiçbir şey göremezler. Acaba bu kardeşlerimiz Allah’a ulaşmayı dilediler de Allah onlara 12 tane ihsanda bulundu mu ki mürşidlerine ulaşacaklar. Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’inden haberdar olmayan insanlar, kendilerini ehli tarîk zannediyorlar. 

Sevgili kardeşlerim yetmez! Orada bitmiyor âyet. Diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar yakîn hâsıl ederek, kesinlikle inanırlar ki; ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklardır.” 

Sorun bakalım! Bu namazları kılanlar, Allah’a ruhlarını mutlaka ulaştıracaklarından eminler mi? 

Görüyor musunuz sevgili kardeşlerim, ne kadar çok etken var onların yanlış görmeleri için. Ancak sizler, Allah’a ulaşmayı dileyip de bize tâbî olanlara tâbî olanlar veya direkt olarak bize tâbî olanlar, sizler Allah’a ulaşmayı dileyenlersiniz. Sizler hidayet çağının mimarlarısınız. 

Evvelâ Fâtiha Suresiyle başlıyor olay. Diyoruz ki Allahû Tealâ’ya: “Yalnız Senden istiane isteriz, bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştırman için (yalnız Senden istiane isteriz).” 

1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.

1/FÂTİHA-6: İhdinas sırâtel mustakîm(mustakîme).
(Bu istiane'n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM'e hidayet et (ulaştır).


Ondan sonra Allahû Tealâ diyor ki: “Allah’a ulaşmaya vesileyi Allah’tan isteyiniz.”     

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


“Yâ eyyuhellezîne âmenû” dedikten sonra Allahû Tealâ, “vettekûllâhe: Takva sahibi olun.” diyor. Ondan sonra diyor ki; “Allah’a ulaşmaya vesileyi isteyin.” 

Yani önce Allah’a ulaşmayı dileyecekler bu çocuklar. Dilemişler mi? Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesine göre Allah’a ulaşmayı dilemişler mi? Ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklarından eminler mi? Bakara Suresinin 45. ve 46. âyet-i kerimeleri gereğince ancak o zaman hacet namazıyla Allah’tan sual sorabilirler. 

Herşeyin bedava olduğunu zannediyorlar galiba bu kardeşlerimiz. Ve de Allahû Tealâ gerekli şartlara sahip olmayan kişiye normal standartlarda yanlış şeyler gösterecektir, bu da eşyanın tabiatına son derece uygundur. Bunların hepsi olmazsa olmaz şartları Kur’ân-ı Kerim’in; Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi Allah’tan sorsa da göremez. 13. ihsanda gösterilir mürşid. Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişiye Allahû Tealâ 13. ihsanında gösterir mürşidini, yoksa göstermez sevgili kardeşlerim. 

Ona 7 tane furkan verecektir; kalbine ulaşacaktır, kalbin nur kapısını Allah’a çevirecektir, göğsünden kalbine yol açacaktır. O kişinin bundan sonraki seviyede zikir yapmasıyla, kalbine nur ulaşacaktır; kişi huşûya ulaşacaktır. Huşûya ulaşan kişiye Allahû Tealâ o hakkı vermiştir. Hacet namazını kılıp, Allah’tan sormasını… Huşûya ulaşan kişi için hacet namazını kılarak Allah’tan sorma haktır ve Allah sözünü mutlaka yerine getirir. O kişiye mutlaka mürşidini gösterir. Bu standart içinde gösterir. 

Öyleyse hacet namazı kılanlar! Hacet namazının ne olduğunu öğrenin önce! Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan hacet namazında doğruyu göremez. Ve şimdi insanlar; “Allah’a ulaşmayı dilemek mi? O da neymiş?” diyorlar. Allah’a ulaşmayı dilemezlerse zaten kurtulmaları mümkün değil. Kurtulmaları mümkün olmayan insanlara Allahû Tealâ mürşid göstermiş veya göstermemiş ne yazar ki?
 
1.    Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi şirktedir. 
2.    Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi dalâlettedir. 
3.    Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi küfürdedir. 

İşte Cuma hutbesinde söylediğimiz şeylere dikkatle bakın. Niçin küfürde, niçin dalâlette, niçin şeytanın kulu o insanlar? O insanlara Allahû Tealâ ne göstersin ki? Bu konuda tartışmaya girdiğiniz zaman hemen son Cuma hutbesinde söylediğimizi onlara anlatın. Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar neden dalâlettedir, neden küfürdedir, neden şeytanın kuludur, ayrıca neden şirktedir? Şirk içinde, küfür içinde, dalâlet içinde olan insanlara Allahû Tealâ gösterir mi?          

SORU: “Çocuklarımıza İslâmî terbiye vermek” denilince günümüzde namazı, Kur’ân-ı Kerim’i öğrenmesi ve oruç tutması olarak anlaşılmaktadır. Çocuklarımıza gerekli İslâmî terbiyeyi verebilmek için bunlar yeterli midir?  

CEVAP: Yeterli değildir. Bunların arasında, insanı kurtarmaya neden olacak olan asıl faktör (Allah’a ulaşmayı dilemek) mevcut değil. İslâm, bütün İslâm ülkelerinde tamamen unutulmuş sevgili kardeşlerim. İnsanların %10’dan çok daha azı Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir kavramın Kur’ân-ı Kerim’de mevcut olduğunu biliyor. Geri kalanlar bilmiyor ve bilmeyenlerin kurtulması mümkün değildir. 

Öyleyse sizlerin sevgili kardeşlerim, hepinizin üzerine vazifedir. Bu insanların hepsi cehenneme gidecekler, gözünüzün önünde cehenneme doğru yolcular. Onların cehenneme gitmesine sadece bizler mani olabiliriz. Allah’ın Kur’ân hakikatlerini bilen bizler, onlara hakikatleri öğretemediğimiz sürece vebaldeyiz. Hepinizin omuzlarında vebal vardır. 

Çocuklarımıza mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemeyi öğretmeliyiz. Evet namazın, orucun, zekâtın, bütün dîni müesseselerin muhtevasını öğretmekle mükellefiz ama bu yoksa (Allah’a ulaşmayı dilemek yoksa) o öğrettiklerimizin hiçbirisi çocuklarımızı Allah’ın cennetine ulaştıramaz, onları elimizle biz cehenneme götürüyoruz demektir. 

Öyleyse sizler, Allah’a ulaşmayı dileme hakikatini bilenlersiniz. İnsanları kurtuluşa ulaştırabilecek olan, söylediğimiz bütün negatif faktörlerden kurtaracak olan, şirkten de dalâletten de küfürden de şeytana kul olmaktan da kurtaracak olan temel faktör; Allah’a ulaşmayı dilemektir. Mutlaka çocuklarımıza, herşeyden önce Allah’a ulaşmayı dilemeyi öğretmeliyiz ve başkalarına da öğretmek mecburiyetindeyiz. İnsanlar artık onu hiç bilmiyorlar. Unutmuşlar tamamen Allah’ın Kur’ân’ını.        

SORU: Çocuklarımıza hangi yaşlarda İslâmî terbiyeyi vermeye başlamalıyız? 

CEVAP: Çocukluklarından itibaren… En küçük yaşlarda bile çocuklarımızı seccadelerimizin yanına oturtup, bizim gibi namaz kılmalarını onlara zevk haline getirmeliyiz. Bunu bir zevk olarak onların iç dünyasına aktarmalıyız. Çocuk namaz kılınan bir evde büyüdüğü zaman, bütün evlerin bu hüviyette olması lâzım geldiği konusunda bir kesin inancın sahibi olacaktır. 

SORU: İslâmî terbiye denilince neleri anlamalıyız? 

CEVAP: İslâmî terbiye, çocuğumuza her şeyden evvel Allah’a ulaşmayı dilemeyi öğretmektir. Bu asli mevhum, bu bütün öteki öğreteceklerimizin toplam değerinden daha büyük bir faktör tek başına, evvelâ bunu mutlaka öğretmeliyiz. Ondan sonra büyüğüne saygı göstermesini, küçüğünü sevmesini, Allah’ı, Allah’ın dînini, dînin temel esaslarını öğretmeliyiz. 

Ve çocuk sorumlulukla büyümelidir. Her evin içinde çocuklar vardır, o çocuklara sorumluluklarını mutlaka vermeliyiz. Hepsi bir şeylerden sorumlu olmalıdır ve sorumluluğun ne demek olduğunu küçük yaşlarda çocuk, aile yuvasında öğrenmelidir. 

İslâmî terbiye deyince dîninin büyüklerini mutlaka tanımalıdır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) hakkında, bütün peygamberler hakkında kesin bilgi sahibi olmalıdır.  

SORU: “Anne babanın çocuğuna bırakacağı en büyük miras, İslâmî terbiyedir.” hadîs-i şerifini açıklar mısınız? 

CEVAP: İslamî terbiyenin temeli (Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in verdiği İslâmî terbiyenin temeli) Allah’a ulaşmayı dilemektir. İşte İslâmî terbiyenin merkezinde bu vardır; Allah’a ulaşma dileği. O varsa, arkasında mutlaka kurtuluş vardır (Allah’a ulaşmayı dileme). 

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’ın bir güzel gününde iki saatlik bir sualler ve cevaplar konusunu sizlerle beraber, dîni içerikli olarak inceledik. Konumuz dîndi ve gördük ki; her şeyin merkezinde Allah’a ulaşmayı dilemek var. Böylece sizle beraber geçirdiğimiz bu güzel saatler sona erdi ama bir güzelliği de Allahû Tealâ bizlere el ele gönül gönüle Allah’ın huzurunda yaşattı. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bu güzelliği birlikte tamamladık. Allahû Tealâ’nin hepinizi hem cennet saadetine ulaştırmasını hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

 Allah razi olsun insAllah ...

 
  Bugün 7 ziyaretçi (27 klik) kişi burdaydı! free counters
<
 
 

======== sagtus ======== sag =================

Her şey Çok mu güzel? Yoksa Allah'a ulaşmayı dileyenlere mi Öyle geliyor?

  İrtibat E-mail: iletisim@hidayetvakti.com