Her şey Çok mu güzel? Yoksa Allah'a ulaşmayı dileyenlere mi Öyle geliyor?

== <

   
  Muqeddes sevgi varsa oda Allahindir
  REGAİB KANDİLİ
 
SOHBETİN ADI: REGAİB KANDİLİ

TARİHİ: 11.08.2005



Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Mihr Vakfı'nın, Allah'ın Üniversite'nin değerli mensupları, radyoların, televizyonlarımızın değerli mensupları, Allahû Tealâ'nın hepinizi daha nice kandillerde sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek Regaib kandilinizi tebrik ederiz.
Regaib kelimesi rağbetten geliyor. Rağbet; bir şeye önem vermek, onu öne geçirmek, onu başka şeylerden daha fazla istemek istikametinde kullanılan bir kelimedir. Regaib kandili, Recep ayının ilk perşembesinde kutlanır. İşte bu gece Regaib kandili gecesidir. Hepinizin Regaib kandilinizi tebrik ederiz.
Bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ve tüm sahâbe, her sene Recep ayının ilk perşembesinde Regaib kandilini tebrik edip kutladılar, mübarek kıldılar.
Onlar bir başkaydı. Bir başka coşku, bir başka Allah aşkı; bir başka dünyaydı onların dünyası. Çok çile çektiler. 3 yıl boyunca açlığa mahkûm bırakıldılar. Hayatları tehlikedeydi. Onlardan Bilal Habeşî gibi öldürülenler, katledilenler oldu. Niyetleri Peygamber Efendimiz (S.A.V)'i de katletmekti ama Allahû Tealâ buna müsaade etmedi ve Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hz. Ebubekir ile birlikte Mekke'den ayrıldılar.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)'i öldürmek için kılıçları ile içeri dalan birkaç kişi Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in yatağında yalın kılıç Hz. Ali'yi karşılarında görünce çözümü oradan kaçmakta buldular.
Mekke'den Medine'ye göç, Allahû Tealâ'nın bir emri idi. Medine'liler Peygamber Efendimiz (S.A.V)'i davet etmişlerdi. Gerçekten ensar yani yardımcılar ve muhacirîn, Mekke'den Medine'ye göç edenler öyle bir kardeşlik dünyasında yaşadılar ki; bu bütün dünyaya örnek oldu. Var olan her şey paylaşıldı ve dünyadaki en büyük ölçekli dostluk örneği orada gerçekleşti.
İster ensar olsun ister muhacirîn, onlar Kur'ân'daki İslâm'ı bütün boyutlarıyla yaşadılar. Hepsi konunun sonuna ulaştılar yani iradelerini de Allah'a teslim ettiler.
Neler oldu? Onlar İslâm'ı nasıl yaşadılar? Biliyorsunuz ki İslâm 7 safha ve bu 7 safhanın içinde bulunan 4 safhayı içeren, 4 tane teslimi ihtiva eder. Yani 7 safhanın içersinde 4 tane de teslim vardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbesi, 7 safhayı da 7 safhanın içindeki bu 4 teslimi de yaşadılar. Ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah'a teslim ettiler.
Biliyorsunuz, 1. basamakta olaylar yaşanır, herkes yaşar. Cehenneme gidecek olanlar da cennete gidecek olanlar da olayları yaşar. 2. basamakta olaylar değerlendirilir. Kişiler Allah'ın kendilerini senede birkaç defa musîbetlerle imtihan etmesinin karşılığını ortaya koyarlar. Asıl önemli olan, bu devrede Allahû Tealâ tarafından seçilmektir. İnsanların %90'dan fazlası seçilir.
Niçin seçilir? Allahû Tealâ tarafından, Allah'a ulaşmayı dilesinler diye seçilir. İnsanların % 90'dan fazlası seçilir. Kimler seçilmez? Kendileri Allah'a ulaşmayı dilemeyip de başkalarının da dilemesine müsaade etmeyenler, başkalarının da dilemesine mâni olanlar; onlar seçilmezler.
Bu seçilme olayı arkasından bir talebi yerine getirir veya getirmez. Kim seçilme noktasından sonra, ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı dilerse, onlar 3. basamağa ulaşanlardır. Cennete de ulaşacak olanlardır. Cennetle cehennemi birbirinden ayıran basamak 3. basamaktır. Ya insanlar Allah'a ulaşmayı dilerler yani ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı dilerler veya dilemezler. Dilemeyenler kendilerini cehennemden kurtaramazlar. Ama kim Allah'a ulaşmayı dilerse o mutlaka Allah'ın cennetine girer. Bir tek dilek bir insanı Allah'ın cennetine alıyor.
Peki, sahâbe ne yaptı? Hepsi Allah'a ulaşmayı diledi. Sahi mi? Gerçekten dilediler mi?
Kur'ân âyet âyet, Allahû Tealâ tarafından oya gibi işlenmiştir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!



Sahâbeye kulluk açısından bakıyoruz. Sahâbe başlangıçta tagutun kuluydu. Kur'ân-ı Kerim; insan şeytanların ve cin şeytanların bütününe, her türlü şeytana "tagut" diyor. Bütün sahâbe tagutun kulu iken, hepsi Allah'a ulaşmayı dileyip tagutun kulu olmaktan kurtulmuşlardır. Ne olmuşlardır? Allahû Tealâ: "Kullarımı müjdele." diyor. Sahâbe hem Allah'a kul olmuşlar hem de Allahû Tealâ'dan cennet müjdesini almışlardır.
Allahû Tealâ: "Onlara müjdeler vardır." diyor. "Müjde vardır." deseydi bu sadece cennet müjdesi olacaktı. Ama Allahû Tealâ: "müjdeler" diyor; hem cennet müjdesi hem de dünya müjdesi. Hem cennet mutluluğu müjdesi hem de dünya mutluluğu müjdesi.
Sahâbenin hepsi Allah'a ulaşmayı dilemiş, hepsi taguta kul olmaktan kendisini kurtarmıştır, Allah'a kul olmuştur. Burası 3. basamaktır.
4. basamakta ise, Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla tecelli ediyor. Yusuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde Hz. Yusuf diyor ki:

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm'dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


Böyle bir bapta Allah'ın Rahîm esmasıyla tecelli ettikleri kimlerdir? Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir. Bu tecelli neler yapar? Bu tecelli kişiyi körken, sağırken ve dilsizken; gören, konuşan ve idrak eden bir hüviyete sokar.
Böyle bir dizaynda o kişi için Allahû Tealâ'nın bir dizaynı vardır. O kişi kördü, sağırdı ve dilsizdi; Allah onu gören, işiten ve idrak eden biri yaptı.
O sahâbe ki hepimize mutlak olarak örnek olmalı. Acaba sahâbe bundan 14 asır evvel ne yaptı? Gelin beraberce gözlerimizi sahâbeye dikelim, acaba bu Regaib kandili gecesinde onlar ne yaptılar ve içinde bulunduğumuz devirde dînlerini yaşamakta olduğunu zanneden insanlar ne yapıyorlar?
Özetle; Allah'a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşması farzdır. Bütün sahâbe Allah'a ulaşmayı, ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı dilemişlerdir.
Mürşide ulaşıp tâbî olmak farzdır. Bütün sahâbe kâinatın en büyük mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olmuşlardır.
Ruhu hayattayken Allah'a ulaştırmak farzdır. Sahâbe ruhlarını hayattayken Allah'a ulaştırmışlardır.
Şu fizik vücudu Allah'a hayattayken teslim etmek farzdır. Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah'a teslim etmişlerdir.
Nefsi Allah'a teslim etmek farzdır. Bütün sahâbe nefslerini Allah'a teslim etmişlerdir.
Muhlis olmak, irşad olmak farzdır. (Muhlis olmak ile irşad olmak aynı anlamda kullanılıyor.) Bütün sahâbe irşad olmuşlar, muhlis olmuşlardır.
İradeyi Allah'a teslim etmek de, böylece irşad makamına tayin olmak da farzdır. Bütün sahâbe iradelerini Allah'a teslim edip irşad makamına Allahû Tealâ tarafından "İrşada memur ve mezun kılındın." cümlesiyle tayin edilmişlerdir.

İslâm'ın 7 safhası, işte sahâbe. Bu kâinatta size örnek olacak en büyük insanlar onlardır, sahâbedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in göz bebekleri, O'nun canı ciğeri sahâbesi. İşte bu Regaib kandili gecesi gelin beraberce onları yâd edelim. Neler yaptılar, nerelere ulaştılar?
Sözümüzün başında bütün sahâbenin Allah'a ulaşmayı dilediklerini ve bu sebeple taguta, insan ve cin şeytanlara kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olduklarını söyledik ama Allah'a ulaşmayı dilemenin farziyetinden bahsetmedik. Farz mı? İşte bakın Allahû Tealâ Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesinde ne diyor:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O'na (Allah'a) yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.



Allah'a yönelmek, Allah'a ulaşmayı dilemek farz mıdır? Farzdır. Allahû Tealâ açık olarak: "Allah'a yönel. Allah'a ulaşmayı dile ve bu sebeple Allah'a karşı takva sahibi ol ve müşriklerden de Allah'a ulaşmayı dileyerek kurtul." diyor.
Bütün sahâbe hepsi Allah'a ulaşmayı dilediler. Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesinde gördük. Hepsi de taguta kul iken, insan ve cin şeytanların kulu iken hepsi Allah'a ulaşmayı dileyerek hepsi Allah'a kul oldular.
Allah'a ulaşmayı dilediğiniz noktada Allah üzerinize Rahîm esmasıyla tecelli eder ve size 7 tane furkan verir. Bir insan Allah'a ulaşmayı dilemiyorsa, kendisine mutlaka tebliğ yapıldığı cihetle, gözlerini bu tebliğe kapatmış birisidir. Allah'a ulaşmayı dilemeyen birisi kendisine yapılan tebliği hiçe sayan birisidir. Bu sebeple Allahû Tealâ o kişi üzerine engeller koyuyor. Onların gözlerinin üzerine hicab-ı mesture koyuyor. Onların görme hassalarının (basarlarının) üzerine gışavet adlı bir perde koyuyor. Onların işitme hassalarını mühürlüyor ve kulaklarına vakra koyuyor. Kalplerini mühürlüyor ve kalplerine ekinnet adlı idraki engelleyen bir nesne koyuyor. Allahû Tealâ, Allah'a ulaşmayı, tebliğ yapılmasına rağmen dilemedikleri için bu engelleri koyuyor.
Bütün sahâbe Allah'a ulaşmayı dilediler. Diledikleri için bu engellerle karşı karşıya değiller. Allah'a ulaşmayı dileyip tagutun kulu olmaktan kurtulanlar, Allah'a kul oldukları için gören, işiten ve bilenler olurlar. Böyle bir insan 3. basamaktan otomatik olarak 7. basamağa ulaşır. Bu kişi Allah'a ulaşmayı dileyen birisidir.
Bundan sonra sahâbenin ne olduğuna bakalım. Bundan sonraki kademede bütün sahâbe irşad makamına, kâinatın en büyük mürşidine, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz'e tâbî oldular.
Peki, mürşid farz mıdır? Allahû Tealâ diyor ki:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah'a karşı takva sahibi olun ve O'na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O'nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


Yani: "2. takvanın sahibi olun. Sizi Allah'a ulaştırmayı vesile olacak kişiyi Allah'tan isteyin."
Kimden isteyeceksiniz? Allahû Tealâ: "Allah'tan" diyor.
Allahû Tealâ, Allah'tan istendiğini de Bakara Suresinin 45. âyet-i kerimesinde söylüyor:

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah'tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah'a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.



Hacet namazı kılınarak istendiğine göre, kesinlikle Allah'tan istenecek. Allahû Tealâ: "Sizi Allah'a ulaştıracak vesileyi Allah'tan isteyin, ibtiga edin. Bu zor bir iştir ama huşû sahipleri için zor değildir. O huşû sahipleri ki; Allah'a mülâki olacaklarına yani ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıracaklarına kesin şekilde inananlardır." diyor.
Bütün sahâbe bundan sonraki basamakları ne yaptılar, tırmandılar mı?
Kişi;
3. basamakta Allah'a ulaşmayı diler.
4. basamakta Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla tecelli eder.
5. basamakta Allahû Tealâ onu gören birisi yapar.
6. basamakta işiten birisi yapar.
7. basamakta idrak eden birisi yapar.
O kişi kör, sağır ve dilsizken, gören, işiten ve idrak eden birisi olur. Neden? Allah'a ulaşmayı diledi diye, Allah'ın otomatik sistemleri harekete geçer. Bütün sahâbenin hepsi gören, işiten ve idrak eden hüviyete gelmişlerdi. 7 basamaktan sonraki aşamada ne olur?
8. basamakta Allah o kişinin kalbine ulaşır. Allahû Tealâ: "ve men yu'min billâhi yehdi kalbehu: Kim Allah'a âmenû olursa Allah onun kalbine ulaşır." diyor.

64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).
Allah'ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah'a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.


9. basamakta o kişinin kalbini Allah'a çevirir. Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesi: "Onun kalbini Allah'a çevirir." diyor.

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân'a huşu duyanlar ve münib (Allah'a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah'ın huzuruna) gelenler (için).



10. basamakta Allah o kişinin göğsünü yarıyor, şerh ediyor. Göğsünden kalbine bir nur yolu açıyor. İfade aynen şöyle:

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah'a) teslime (İslâm'a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü'min olmayanların üzerine azap verir.


"Ruhunu Allah'a teslim etmesi için, fizik vücudunu Allah'a teslim etmesi için, nefsini ve iradesini Allah'a teslim etmesi için Allah onun göğsünden kalbine nur yolu açar."
Bu ne işe yarar? Kişi zikir yaptığı zaman, Allah'tan gelen rahmetle fazl, göğsüne gelir. Göğsündeki yarıktan geçerek kalbe ulaşır. Ama kalbe sadece bir sızıntı olabilir; rahmetin sızıntısı. Burada kişinin kalbine Allah'ın rahmet nurları sızmaya başlamıştır. İşte bu hususu Allahû Tealâ Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde açıklıyor:

39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah'a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah'ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.



Allahû Tealâ: "Allah kimin göğsünü yarmışsa ve göğsünden kalbine nur ulaştırmışsa, o kişinin kalbi kasiyet bağlamış kişilerin kalbi gibi değildir." diyor.
Allah'ın gönderdiği rahmet ve fazl isimli iki tane nur ile o kişinin kalbi aydınlanmaya başlamıştır. Bunlardan rahmet nuru kalbe sızar ve bu rahmet nurları %2'yi bulduğu zaman, kişi 12. basamağa gelir ve böylece Hadid Suresinin 16. âyet-i kerimesi gereğince huşû sahibi olur:

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah'ın zikri ile ve Hakk'tan inen şeyle (Allah'ın nurları ile), âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.


Bu huşû sahibi olan kişi, hacet namazını kılarak Allahû Tealâ'dan mürşidini sorduğu zaman mürşidine mutlaka ulaştırılır. Ulaşmak, 14. basamakta tâbiiyeti ifade eder. Kim mürşidine tâbî olursa, el öperse Allahû Tealâ ona 7 tane ni'met verir. Kişi bu noktaya kadar 12 tane ihsan almıştır. Şimdi de 7 tane ni'met alacaktır:
1. ni'met; kişinin kalbinin içine îmân kelimesinin yazılması.
2. ni'met; devrin imamının ruhunun kişinin başının üzerine gelip o kişinin ruhuna "Senin Allah'a ulaşma günün geldi." demesi.
3. ni'met; bu sebeple ruhun fizik vücuttan ayrılarak ana dergâha ulaşması ve Allah'a doğru yola çıkması. O ruh kişi hayatta iken Allah'a ulaşacaktır.
4. ni'met; o kişinin nefs tezkiyesine başlaması.
5. ni'met; o kişi o güne kadar her kazandığı bir derecelik zaid derece için onun 10 katını almakta iken, bu noktada almakta olduğu dereceler 100 katına çıkar. O kişinin ruhu 1. gök katına çıktığı zaman 1'e 100 devam eder ama ruhu 2. gök katına ulaştığı zaman 1'e 200 olur. 3., 4., 5., 6., 7., gök katlarında 1'e 700'e kadar yükselir. Bir derece kazandığı zaman, kiramen katibîn meleklerinin kendisine yazacağı değer, o kişinin ruhu Allah'a ulaştığı zaman 700 dereceye yükselir.

2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi'dir, Alîm'dir.



Mürşide ulaşmak farz mıymış? Mürşide tâbiiyetin Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde farz olduğunu gördük.
Sahâbeye bakalım. Bütün sahâbe mürşidlerine tâbî oldular mı? Hem de kâinatın en büyük mürşidine. İşte Fetih-10:

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah'a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah'ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah'a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah'a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).


Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olmuşlardır. Ensar da tâbî olmuştur, muhacirîn de tâbî olmuştur. Burası 14. basamaktır.
Kişi tâbiiyetten sonra "Allah, Allah, Allah, Allah..." diye zikir yapmaya başlar. Bu zikir sırasında Allah'ın katından gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât nurları o kişinin göğsüne gelir, göğsünden kalbine ulaşır. Allah'ın katından gelen rahmetle fazl ve salâvât nurlarından fazıllar, karşıt manyetik alanlara sahip oldukları için kişinin kalbindeki îmân kelimesine yapışmaya başlar. Ve nefs tezkiyesi dediğimiz nefsin kalbindeki fazılların toplanma olayı burada başlar.
Her %7 fazl birikimi gerçekleştiğinde ruh, Allah'a doğru yaptığı seyr-i sülûk isimli yolculukta bir gök katı yükselir.
İlk %7 nur birikiminde zemin kattan önce 1. kata yükselir. 1. gök katında secde eder.
2. defa %7 nur birikiminde 2. gök katına yükselir. Orada suvarılma havuzlarında suvarılmaya başlar.
3. defa %7 nur birikiminde 3. gök katına yükselip iki katılı mescitte secdesini yapar.
4. defa %7 fazl birikiminde 4. gök katına ulaşır. Beyt-ül Makdes'te secde eder.
5. defa %7 nur birikiminde 5. katta Beyt-ül Haram'da secdesini gerçekleştirir.
6. defa %7 nur birikiminde 6. gök katına ulaşır. Burası Allah'ın boyası ile boyanma, sıbgatullah olma makamıdır. Buz kalıbı şeklinde bir nurdan gelen nurlar, oradaki insanların yüzlerini kendi rengine, çok açık yeşil beyaz renge boyar ve çatlatırlar.
Bir gün o ruhlardan bir tanesinin yüz derisi çatlamayacaktır. Onun eline bir kılıç teslim edilir ve kişi tek başına fethe çıkar. Ulaştığı yer, 7. gök katının giriş kapısıdır. Burası da tıpkı zemin kattaki gibi bir altın kapıdır. Önünde altın bir zincir vardır. Kişi altın kılıçla o altın zincire bir defa vurduğunda, uçarak elindeki kılıçla içeriye girer. Tavandan geçerek 7. gök katının 1. âlemine ulaşmış olur.
Burası 7. gök katının ilk âlemidir. Her biri 24 saatlik olan kader hücrelerini ihtiva eder.
Buradan sonra o ruhun ulaşacağı yer 2. âlem olan ümmülkitaptır.
3. âlem, kudret denizidir.
4. âlem, Makamı Mahmud'tur.
5. âlem, Divan-ı Salihîn'dir.
6. âlem, zikir hücreleridir.
7. âlem, İndi İlâhi'dir, Allahû Tealâ'nın huzurudur.
Ne zaman o ruh 7. âlemde en üst noktada bulunan ağaç olan Sidretül Münteha'ya ulaşırsa, bu Allah'ın Zat'ında yok olmaktır, vuslattır.
Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe ne yaptılar? Allah'a ulaşmayı dilemek farz, dilediler. Mürşide tâbiiyet farz, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî oldular. Ruhlarını Allah'a ulaştırmak farz, ruhlarını Allah'a ulaştırdılar.
Ruhu Allah'a ulaştırmak farz mıdır? Allahû Tealâ herkesin ruhunu Allah'a ulaştırmasını üzerine farz kılmıştır. Allahû Tealâ evvela bunun bir emir olduğunu söylüyor. Şöyle buyuruyor:

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah'ın (ölümden evvel), Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.



"Onlar Allah'ın, Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi, Allah'a ulaştırırlar."
Vellezîne: Ve onlar
Yasılûne: Vasıl ederler, ulaştırırlar
mâ emerallâhu: Allah'ın emrettiğişeyi
bihî: O'na
en yûsale: Ulaştırırlar.
Allahû Tealâ, bunun bir emir olduğunu söylüyor. Anlıyoruz ki ruhun Allah'a ulaşması farzdır. Kur'ân'da geçen her emir, farz hükmünde olur. O kadar mı? Hayır. Allahû Tealâ "İrciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et, Rabbine geri dön." diyor. Allah ruhumuzu bize emanet olarak vermiş ve Allah'a dönmemizi istiyor.

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak!


Bu Regaib kandili gecesinde sahâbenin bütün hedefe ulaştıklarını görmek üzere biraradayız. Hepsi ruhlarını Allah'a ulaştırdılar. Gördük ki bizim de üzerimize farzdır. Peki, sahâbe ruhlarını Allah'a ulaştırdılar mı? Hepsi ulaştırdılar, hidayete erdiler.
Hidayet ne demektir? inne hudâllâhi huvel hudâ

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah'a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi'dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).



İnne: Muhakkak ki
el hudâ: Hidayet
hudallâhi: Allah'a ulaşmaktır.
Allahû Tealâ: "Hidayet Allah'a ulaşmaktır." diyor. Bir de Bakara-120'de "Allah'a ulaşmak var ya, işte o hidayettir." diyor.

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah'a ulaşmak (Allah'ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.” . Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah'tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


inne: Muhakkak ki
hudallâhi: Allah'a ulaşmak
huve: İşte o
el hudâ: Hidayettir.
Hidayet, Allah'a ulaşmayı dilemek, üzerimize farzdır. Bütün sahâbe hidayette erdi mi? Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi şöyle:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleri).



Bütün sahâbe hepsi hidayete ermişler, hepsi ruhlarını Allah'a ulaştırmışlardır. Burası 21. basamaktır. 7 tane gök katı çıkılıyor (15, 16, 17, 18, 19, 20 ve 21. basamaklar) ve 21. basamakta da ruh, Allah'a ulaşıyor. 22. basamakta ruh, Allah'ın Zat'ında yok oluyor. Emanet olan ruh, sahibine ulaştı ve teslim oldu. Bütün sahâbe, hepsi bu hedefe ulaşmışlar, hidayete ermişlerdir. Farz mıdır? Gördük ki iki âyet-i kerime, hidayetin farz olduğunu söylüyor.
Bundan sonra ne olması lâzımdır? Bundan sonra, fizik vücudun Allah'a teslim edilmesi lâzımdır. 21. basamak, Allah'a ulaşmak; 22. basamak, ruhun Allah'ın Zat'ında yok olmasıdır.
23. basamak, bu kişiye Allah'ın katında bir taht ihsan edilmesidir.
24. basamak, o kişinin günün yarısından daha fazla zikre ulaşması ve böylece pozitif bir muhtevaya sahip olmasıdır. Pozitif istikamette zühd. Nefsinin kalbindeki nurlar %71'e ulaşmıştır.
Kişi günün yarısından daha fazla zikretmeye başladığı zaman kısa bir devre sonra bu kişinin nefsinin kalbindeki nurlar %81'e ulaşır. Önemli olan, günün yarısından daha çok zikre ulaşmaktır. Bütün sahâbe bu hedefe ulaşmıştır. Çünkü hepsi fizik vücutlarını da Allah'a teslim etmişlerdir. Yani nefslerinin kalbinde %81'den daha fazla nur birikimini bütün sahâbe sağlamıştır. Hepsi fizik vücutlarını teslim etmişler midir? Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik. O kitab verilenlere ve ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?" de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


Öyleyse bütün sahâbe, fizik vücutlarını Allah'a teslim etmişlerdir. Gördük ki ruhumuzu Allah'a teslim etmek üzerimize farzdır. Peki, fizik vücudumuzu Allah'a teslim etmek üzerimize farz mıdır? Elbette farzdır. Allahû Tealâ diyor ki:

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.


36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.



Allahû Tealâ fizik vücutlarımızın hepsinden Allah'a kul olacaklarına, Allah'a teslim olacaklarına dair ahd almıştır. Öyleyse fizik vücutlarımızı teslim de üzerimize farzdır.
Ruhumuzu Allah'a ulaştırmak üzerimize farz mıydı? Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesi ne diyordu?

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O'na ulaş.


Gördük ki, Yasin Suresinin 60 ve 61. âyet-i kerimeleri gereğince de fizik vücudumuzu (vechimizi) Allah'a teslim etmek ve şeytana kul olmaktan böylece kurtularak Allah'a kul olmak üzerimize farz kılınmıştır. Fizik vücutlarımızı Allah'a kul etmek üzerimize farzdır.
Peki, bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah'a kul etmişler midir? Ettiklerini Al-i İmran-20'de gördük. Allahû Tealâ: "O kitap sahiplerine ve ümmilere de ki: Ben ve bana tâbî olanlar biz hepiniz vechimizi Allah'a teslim ettik." diyordu. Burası 25. basamaktır. Bu Regaib kandili gecesinde görüyoruz ki; bütün sahâbe fizik vücutlarını da teslim etmişlerdir.
Fizik vücudumuzu Allah'a teslim etmenin ötesi, nefsimizi Allah'a teslim etmektir. Fizik vücudumuzu Allah'a teslim etmek 25. basamak, nefsimizi Allah'a teslim etmek 26. basamaktır. Peki, nefsimizi nasıl teslim ederiz? Ve acaba sahâbe, nefslerini Allah'a teslim ettiler mi? Onlar bize kâinattaki en güzel örmeklerdir.
Nefsin teslimi, daimî zikir adı verilen bir işlevle gerçekleşir. Allahû Tealâ böyle olan insanlara ulûl'elbab, lübblerin sahipleri diyor. Daimî zikrin sahibi olmamız üzerimize farz kılınmıştır.

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur.



Allahû Tealâ Nisa-103'te nefs teslimini üzerimize farz kılıyor. Ama bakıyoruz ki bütün sahâbe daimî zikrin sahibi oldular. Al-i İmran-190 ve 191'de Allahû Tealâ ulûl'elbabın kim olduğunu söylüyor:

3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.


3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


Daimî zikir gördük ki farzdır ve ulûl'elbab için de daimî zikir söz konusudur. Demek ki kim farz olan daimî zikre ulaşırsa, o ulûl'elbab olur. Ulûl'elbab olmak ise nefslere Allahû Tealâ'nın verdiği emirdir. Kimin nefsi, daimî zikrin sahibi olmuşsa o kişi ulûl'elbab olur.
Allahû Tealâ 14 asır evvel bütün sahâbenin ruhlarını Allah'a ulaştırıp hidayete erdikten sonra, fizik vücutlarını teslim edip hidayete erdikten sonra, nefslerini de Allah'a teslim ettiklerini, ulûl'elbab olduklarını söyleyerek onları müjdeliyor. Allahû Tealâ Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde: "Onlar hidayete erdiler." demişti. Ondan sonra da: "Ve onlar ulûl'elbab da oldular." diyor. Bütün sahâbe ulûl'elbab olmayı, daimî zikrin sahibi olmayı başarmıştır.
İşte kim ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah'ı zikrediyorsa, o kişi ulûl'elbab olmuştur. Ulûl'elbab; ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah'ın adını zikredenlerdir.
Görüyoruz ki daimî zikir, Nisa Suresinin 103. âyet-i kerimesine göre farzdır. Allahû Tealâ: "Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah'ı zikret." diyor. Bakıyoruz ki bütün sahâbe ulûl'elbab olmuşlardır. Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi bütün sahâbenin ulûl'elbab olduğunu söylüyor. Hepsi daimî zikrin sahipleri olmuşlardır.
Kişi daimî zikrin sahibi olursa ne olur?
Kişi daimî zikrin sahibidir.
Kişinin nefsinin kalbinde hiç afet kalmamıştır. Bir başka ifadeyle, kişi daimî zikrin sahibidir ve bu sebeple nefsinin kalbinde hiç afet yok. Çünkü kişi daimî zikirde olduğu için nefsinin kalbi her zaman Allah'ın nurlarıyla doludur. Kişinin zikirsiz bir devresi yoktur ki; kalbindeki nurlar çıksın da karanlıklar geri gelsin. Gelemiyor çünkü nurlar daimî olarak kalbi dolduruyor.
Bu kişinin kalp gözü açılıyor. Allah'ın gösterdiklerini görüyor.
Kalp kulağı da açılıyor, Allah'ın kendisine söylediklerini duyuyor.

Evvelâ bu kademede yer katları, yerlerin melekûtu görülür. Kişiye ulûl'elbab makamında 7 yer katı ve bir de devrin imamının ana dergâhı gösterilir. Bütün sahâbe bu hedefe ermişlerdir.
Sonra ne olur? Sonra kişi muhlis olur veya bir başka ifadeyle irşad olur. Allahû Tealâ bütün sahâbenin muhlis olduğunu Bakara-139'da söylüyor:

2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? Ve O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Ve, bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, ona muhlis olanlarız (dîni O'na hâlis kılanlarız).”



Bütün sahâbe Allah'a muhlis olmayı başarmışlardır. Muhlis olmak farz mıdır? Farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.


Bakara Suresinin 139. âyet-i kerimesi ile, muhlis olmakla emir olunan sahâbenin muhlisler olarak Allah'a teslim oldukları kesinleşiyor.
Ulûl'elbab makamından sonraki makam ihlâs makamıdır. İhlâs makamında kişiye göklerin melekûtu gösterilir. 7 kat gök katında söylediğimiz hususlar birer birer o kişiye gösterilir. Bütün sahâbe göklerin melekûtunu görmüşlerdir ve 7. gök katının en üst noktası Sidretül Münteha da gösterildiği zaman ihlâs makamı bitmiş, salâh makamı başlamıştır. Kim Sidretül Münteha'yı görürse Tövbe-i Nasuh'a davet edilir. Bütün sahâbe Tövbe-i Nasuh'a davet edilmişlerdir. Sonra günahları örtülmüş, sonra salâh nuru almışlar, sonra günahları sevaba çevrilmiştir. Böylece bundan sonraki kademede (salâh'ın 5. kademesinde) bütün sahâbe iradelerini Allah'a teslim etmişler ve bütün sahâbe irşad makamına tayin edilmişlerdir. Hepsi irşad makamının sahibi olmuşlardır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.



Hepsi irşad makamının sahibi olmuşlardır. Sahâbeye tâbî olanların adları tâbiîndir. Onların hepsinin salâh makamının, irşad makamının sahibi olduğu kesinleşiyor.
Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki, bu Regaib kandili gecesinde Allahû Tealâ bize sahâbeyi bir defa daha yaşattı. Allah'ın bütün farzlarına nasıl riayet ettiklerini, nasıl ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah'a teslim ettiklerini, nasıl kâinatın en büyük mürşidine tâbî olduklarını ve neticede hepsinin kendilerine tâbî olunan birer mürşid olduklarını bu Regaib kandili akşamında hamdolsun ki Allahû Tealâ bizlere bir defa daha anlatmayı ve dinlemeyi nasip kıldı.
Allahû Tealâ'ya hamd ederiz, şükrederiz ki; şu kâinat üzerinde sevmekten daha güzel bir şey yok. En çok Allah'ı seveceksiniz. Ondan sonra insanlara döneceksiniz. Sevginizin en büyük boyutu Allah'a aittir. Hepimiz en çok O'nu seveceğiz, sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V)'i seveceğiz, sonra irşad makamına karşı sevgimiz olacak, sonra da birbirimizi seveceğiz.
Bu Regaib kandili gecesinde bize bütün bir gökler âlemini, bütün bir teslimler dizisini, ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi, irademizi Allahû Tealâ'ya nasıl teslim edileceğini sahâbenin hayatını örmek göstererek sizlere anlatmayı nasip kıldığı için Allahû Tealâ'ya sonsuz hamd ve şükrolsun. Allahû Tealâ'nın huzurunda hepinizi muhabbetle selamlıyoruz.
 
  Bugün 9 ziyaretçi (52 klik) kişi burdaydı! free counters
<
 
 

======== sagtus ======== sag =================

Her şey Çok mu güzel? Yoksa Allah'a ulaşmayı dileyenlere mi Öyle geliyor?

  İrtibat E-mail: iletisim@hidayetvakti.com