Her şey Çok mu güzel? Yoksa Allah'a ulaşmayı dileyenlere mi Öyle geliyor?

== <

   
  Muqeddes sevgi varsa oda Allahindir
  ASHAB-I MEŞEME, ASHAB-I MEYMENE, SABİKÛN
 
SOHBETİN ADI: KAVRAMLAR: ASHAB-I MEŞEME, ASHAB-I MEYMENE, SABİKÛN



TARİHİ: 07.08.2008





Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir zikir sohbetinde gene Allah'tan bahsetmek üzere, Kur'ân'dan bahsetmek üzere birlikteyiz.

Konumuz: Ashab-ı meşeme, ashab-ı meymene ve sabikûn.

Bunlardan birincisi, ashab-ı meşeme; cehenneme gidecek olan bir grubu oluşturuyor. Ne yazık ki insanların çok büyük bir kısmının gideceği yer cehennemdir. Neden cehennemdir? Çünkü şeytan, insanlara Allah'ın dînini unutturmayı bütün devirlerde başarmıştır.

Allah'ın birden fazla dîni hiç olmamıştır. Zamanın bu parçasından geriye doğru baktığımız zaman, dînimizin Hz. İbrâhîm'in hanif dîni olduğunu görüyoruz. Daha evvele gitmek mümkün mü? Evet. Allahû Tealâ Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e buyuruyor ki:



42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh'a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah'a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O'na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).





"Hz. Nuh'a, Hz. İbrâhîm'e, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya verdiğimiz şeriatı sana da şeriat kıldık. Dîni ayakta tutun ve fırkalara ayrılmayın diye."

İşte ashab-ı meşeme, o fırkalara ayrılanlardır. 3 gruptan bir tanesi ashab-ı meşeme, Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkesi muhtevasına alır. O kişinin dîni ibadetlerinin geri kalan muhtevası ne olursa olsun, eğer o kişi Allah'a mülâki olmayı, ruhunu hayattayken Allah'a ulaştırmayı dilemediyse, o kişi için kurtuluş yoktur. Gideceği yer mutlak olarak cehennemdir. Bir şey daha. Bir kısım saflar: "Bir insan cehenneme gittiği zaman hafif tertip cehennemde kavrulduktan sonra oradan çıkıp hop cennete gidecektir." diye bir safsatanın arkasında dolaşıyorlar.

Kur'ân'da cehennemden bahseden bütün âyetleri teker teker ele aldık. Kur'ân'da hiçbir âyette, bir insanın cehenneme girdikten sonra cehennemden çıkacağına dair hiçbir işaret yok. Ama 49 tane âyet-i kerime, cehenneme girenin bir daha cehennemden çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor.

İşte ashab-ı meşeme, bu cehenneme girip de ebediyyen cehennemde kalacak olanlardır. "Biz cehenneme girersek bile bir süre orda hafif tertip Allahû Tealâ bizi kavurur, cehennemin kötü taraflarını bize gösterir. Birazcık yanarız ama ondan sonra çıktık mı, sonsuza kadar mutluluğu yaşarız cennette." diye düşünen, İslâm âleminin ne yazık ki büyük bir kısmıdır. Çok büyük bir hüsranla karşılaşacaklar. Kıyâmet günü geldiğinde görecekler ki; Kur'ân-ı Kerim'i bir tarafa bırakıp da fırkalara ayrılmış dîn adamlarının Kur'ân-ı Kerim'e ters düşen ve hakikatten uzak olan konuları kabul etmeleri hasebiyle, bunlar büyük bir sukût-u hayale uğrayacaklardır, (hayal düşmesi).

Her konuyu da kelime yapısı itibariyle yanlış telaffuz ediyoruz, yanlış değerlendiriyoruz. Bu vesileyle sükût-ü hayal sözünü kullananlar var hâlâ. Ama sükût-ü hayal diye kullanıyorlar yani hayal susması. Sukût düşme demektir. Bir insanın bir şeyler hayal edip o hayalin gerçekleşmemesi, çıplak hakikatle karşı karşıya kalmaları ve bundan büyük hüzün duymaları, sukut-u hayali ifade eder.

Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkes ashab-ı meşemedir. Diyelim ki; bu kişi 5 vakit değil, 7 vakit namaz kılıyor. Hiçbir şey yazmaz. 7 vakit namazını kılsın, ona bu 7 vakit namaz cenneti sağlayamaz. Ara sıra zikir de yapıyor, o da sağlayamaz. İnsana hayatının cennete yönelik kesimi, bir taleple başlar. Bu talep, Allah'a mülâki olmayı dilemedir.

İşte Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi:



30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O'na (Allah'a) yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.




"Allah'a yönel, ruhunu Allah'a ulaştırmayı dile ve böylece Allah'a karşı takva sahibi ol."



30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.





"O müşriklerden olma ki; onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır. Herbiri kendi elindekiyle ferahlanırlar."

İnsanlar Allah'ın hakikatlerinden îmân konusundaki tartışmaları nedeniyle, Matûridi ve Eş'ari taraftarları arasında çıkan, devamlı anlaşmazlıkla biten konular, insanları Allah'ın hakikatlerinden uzaklaştırmış, sadece îmânı tartışma konusu haline getirmişler. Tartışma alanında burası öyle bir kısır yer ki; îmân muhtevası insanları bütünüyle kontrolü altına almış.

İslâm'da 7 tane safha söz konusu:

1- Allah'a ulaşmayı dilemek (3. basamak).

2- Mürşide ulaşıp tâbiiyet (14. basamak).

3- Ruhu, Allah'ın Kendisine ulaştırması (21. basamak).

Ne dedik? Ruhu Allah'a ulaştırmak demedik, ruhu Allah'ın Kendisine ulaştırması.

4- Fizik vücudu Allah'a teslim etmek (25. basamak).

5- Nefsi Allah'a teslim etmek (26. basamak).

6- Muhlis olmak (27. basamak).

7- İradeyi Allah'a teslim ederek, Allah'a teslim olmak ve Allah'ın kişiyi "İrşada memur ve mezun kılındın." cümlesiyle irşad makamına tayin etmesi (28. basamak).

Öyleyse safhalara baktığımız zaman ne görüyoruz?

· Allah'a ulaşmayı dilemek, 1. safha.

· Mürşide tâbiiyet, 2. safha.

· Ruhu Allah'a ulaştırmak, 3. safha.

· Fizik vücudu teslim etmek, 4. safha.

· Daimî zikre vararak nefsi teslim etmek, 5. safha.

· Tövbe-i Nasuh'la muhlis olmak, 6. safha.

· İradenin Allahû Tealâ tarafından teslim alınması, kişinin irşad makamına Allahû Tealâ tarafından tayini, 7. safha.

Şimdi böyle bir muhteva içerisinde ashab-ı meşeme kimdir, ashab-ı meymene kimdir ve sabikûn kimdir?

Ashab-ı meşeme, Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkes, insanların %90'ından fazlası bu bölüme girer. Bir insan Allah'a ulaşmayı dilemiyor ama 5 vakit namazını gerçekleştiriyor. "İslâm'ın 5 şartı var: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek." diyorlar. Kişi bu 5 şartın hepsini gerçekleştiriyor. Zannediyor ki; bunları yaparsa mutlaka cennete girecek.

Hep hurafeler, İslâm dînini kemirmiş. Hurafelerden bir tanesi: "Hafazanallah, ruh vücuttan çıkarsa insan ölür." safsatası. Ruh vücuttan günde yüzlerce defa çıkar, hiç kimse ölmez. Yüzlerce defa tekrar vücuda girer, kimse de bunun farkına varamaz.

Herşey öylesine yanlış dizayn edilmiş ki; ancak Allah bize Kur'ân'ı baştan aşağı öğrettikten sonra, bu büyük hakikatleri yerli yerine oturtabildik. Şimdi Kur'ân'ı âlimlerin söylediği standartlarda öğrenen, herşeyi birbirine karıştıran insanlar, bütün muhtevayı insanların kurtuluşunu tamamen engelleyecek bir hüviyete sokmuşlar. Hayır, isteyerek değil, insanlara kötülük olsun diye değil. Öğrendikleri ilim bu; ilim yanlış.

Onlara demişler ki: "Bir insanın ruhu vücudundan ayrıldığı an o kişi ölür." Buna samimiyetle inanmış insanlar. Eğer bu bir doğruysa, şu anda ruhsuz bir kişi konuşuyor, biz. Bir ölü konuşuyor. Bize kardeş olan, gelip tâbî olan herkesin ruhu vücudundan ayrılmıştır, Allah'a gitmiş, Allah'a ulaşmıştır. Yani bir ölüler ordusu hâlâ yaşamakta, işte biri de konuşuyor şu anda sizinle.

O kadar çok saçmalığı insanlar dîn öğreniyoruz diye, dîn büyükleri saydığı kişilerden öğrenmişler ki; herşey alt üst olmuş. İşte bu faydasız ilmi öğretenler de ashab-ı meşemedir, onu öğrenip de tatbik mevkiine koyanlar da.

Ruhu vücudundan ayrılıyor diye, hiç kimse ölmez. Ölüm, Azrail (A.S) ve O'nun yardımcılarının gelmesiyle tecelli eder. Mitokondrileri öyle bir noktaya ulaştırır ki; kişi ölür. Kim ulaştırır? Azrail (A.S). Kim ulaştırır? Ve O'nun yardımcıları, yardımcı melekler. Ölen kişinin ruhunu beraberlerine alırlar ve Allah'a ulaştırırlar. İşte burada kişinin muhtevası, eğer ruhunu Allah'a ulaştırmış bir kişiyse, Azrail (A.S) ve O'nun yardımcıları, onun ruhunu alıp da bir defa daha Allah'a götüremezler, ruh zaten Allah'a ulaşmıştır.

Bütün bu yanlış ve eksik ilim sebebiyle, İslâm âlemi dünyaya bütün güzellikleri öğreten bir hüviyetteyken, insanların bilmediği hakikatleri onlara ulaştırırken, meselâ sıfırın altındaki negatif sayılar... El Cabir olmasaydı, insanlar Cebir diye bir olayı ("Cabir" kelimesinden geliyor) bilmeyeceklerdi. Yani sıfırın altındaki değerleri bilmeyeceklerdi. Ama biliyorlar, + (artı) sayılar - (eksi) sayılar, sıfır ve sıfırın altındaki sayılar.

Mizanın adı Allahû Tealâ'nın kurduğu denge.



51/ZÂRİYÂT-49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.




Allahû Tealâ: "Biz, herşeyi zıttıyla kaim kılarak çift yarattık." diyor.

Sıfırın ne kadar üzerinde bir şey yaratmışsa, gene sıfırın o kadar altında Allahû Tealâ bir başka şey yaratıyor ve mutlaka dengeyi sağlıyor. Kâinatta dengesiz hiçbir şey yok. İşte fizik vücudumuz, işte dengenin sağlandığı 2. faktör, nefsimiz. Tıpkı fizik vücudumuzun şekli. Rüyanızda çok kendinizi görmüşsünüzdür. Aynaya baktığınız zaman gördüğünüz sizsiniz. İşte o, 2. vücudunuz; nefsiniz.

Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkes ne yazık ki; ashab-ı meşemeden biridir ve gideceği yer gene ne yazık ki; cehennemdir. Sadece Allah'ın hakikatlerini bilmediği için, bu hakikatlerden uzak olduğu için...

Eğer bu devirde Allahû Tealâ bize Kur'ân'ı öğretmeseydi ve 19 ciltlik bir Kur'ân muhtevasını, 8519 sayfa bir Kur'ân muhtevasını Allahû Tealâ bize öğreterek insanlığın emrine sunmayı nasip kılmasaydı, insanlık hâlâ hurafelerle meşgul olacaktı. Şimdi Allahû Tealâ'nın kanunları, koyduğu kaideler, Kur'ân hakikatleri, bizim dîn adamlarımızın doğru zannettiği birçok şeyin yanlış olduğunu ispat ediyor. İşte bunlardan bir tanesi de; insanların cehenneme girdikten sonra, hafif tertip kavrulduktan sonra cehennemden çıkıp cennete gireceği safsatası.

Ashab-ı meşeme, Allah'a ulaşmayı dilemeyen bütün insanları muhtevasına alır ve hepsinin gideceği yer cehennemdir. Bunların içinde cehennemin en alt 7. katına, şeytanın gideceği gayya kuyusuna gidecek olanlar var. 6., 5., 4., 3., 2., 1. kat cehennemlere de gidecek olanlar var ama hepsinin gideceği yer cehennem.

Allahû Tealâ bu kadar kolaylaştırmışsa herşeyi: "Siz Bana ulaşmayı dileyeceksiniz, sadece yapacağınız şey bu kadar. Siz ruhunuzu Bana ulaştırmayacaksınız, Ben sizin ruhunuzu Kendime ulaştıracağım." diyor. İblisse insan ruhunun hayattayken ulaşmasını önlemek için insanlara bir dolma yutturmuş: "Ruh vücuttan ayrılırsa insan ölür." İnsanlar ona inanmışlar. Ne yazık ki dîn adamlarımız da aynı kanıdalar.

Allahû Tealâ'nın bize hakikatleri öğretmesi sebebiyle, bütün bu safsataların karşısına çıkmamız, bizi dinlemek, incelemek mevkiinde olmayan, buna gerek duymayan insanların karşımızda olmasına sebebiyet vermiştir. Halbuki bu karşımızda olanlar, söylediklerimizi Kur'ân'la bir tahkik etseler, o zaman ilimlerinin ne kadar boş, kendilerini cehenneme götürecek olan, anlamsız bir ilim olduğunu fark edecekler. Henüz insanlık bu noktaya gelmedi. Onların Kur'ân hakikatlerini anlamaları için dîn adamlarımızın doğruyu söylemeleri lâzım. Ne yazık ki; incelemek lütfunda bulunup doğruyu görenler var ama herkes farklı bir düşüncenin sahibi olduğu için, ters bir düşüncenin sahibi olduğu için, onlar bu öğrendikleri hakikati etraflarındakilere söyleyemiyorlar. Ama böyle olduğu için de milyonlarca insan, bu hakikat insanlara tamamen öğretilene kadar geçecek olan zaman içerisinde, cehenneme gidecek ve bunların sorumlusu, bu konunun sahipleri olan dîn adamlarıdır.

Öyleyse ashab-ı meşeme, sadece Allah'a ulaşmayı dilememek gibi bir sebepten cehenneme gidecek olanlar. Suçları vardır veya yoktur, bunlar hiç önemli değil. Sadece bir dileğin sahibi olamamak, Allah'a ulaşmayı dilememek; dilemeyen herkesi mutlaka cehenneme götürür. Çünkü sadece Allah'a ulaşmayı dileyenler takva sahibidir.



39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah'a) yönelin (ruhunuzu Allah'a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O'na (Allah'a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah'a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.





Allahû Tealâ: "Allah'a münîb ol, Allah'a ulaşmayı dile ve O'na teslim ol (ruhunu, vechini, nefsini ve iradeni Allah'a teslim et)." diyor.

Kimdir ashab-ı meymene? Ashab-ı meymene, Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir.

Allah'a ulaşmayı dileyen kişi, mutlaka bir arzu duyacaktır içinde. Mürşidini kalbi talep edecektir. Hacet namazını kılıp Allah'tan soracaktır. Allah onu mürşidine ulaştıracaktır. Kişi mürşidine ulaştığı zaman tâbiiyetini gerçekleştirecektir. Ruhu vücudundan ayrılacaktır. Allah'a ulaşmayı dileyen bu kişinin ruhunu, Allah Kendisine ulaştıracaktır.

İşte Allah'a ulaşmayı dilemek, hidayetin 1. safhasıdır. Bu dilek, o kişiye mürşid sevgisi sağlar. Kişi hacet namazını kılıp mürşidini Allahû Tealâ'dan sorar. Mutlaka Allahû Tealâ ona mürşidini gösterir. Mürşidine karşı derin bir sevgi duyarak kişi harekete geçer, tâbî olur. Tâbiiyetiyle beraber 2. kat cennetin sahibidir.

Tâbiiyetle nefs tezkiyesi olayı başlar. Bu kişi zikir yapar. Zikir sebebiyle Allah'ın katından gelen fazılların taşıdığı %2 rahmet nuru, o kişinin kalbine ulaşmıştır. Mürşidine tâbî olmadan evvel, Allah'a ulaşmayı dileyince %2 rahmet nuru ulaşmıştır. Kişinin tâbiiyetten sonraki zikri, o kişinin kalbine fazl nurlarını getirir, yerleştirir.

Salâvât isimli taşıyıcı unsurlar, kalbe evvelâ %2 rahmet nuru ulaştırır. Bu, mürşide tâbiiyetten evvelki sahnedir. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse Allah onun göğsünü yarar, göğsünden kalbine nur yolunu açar ve onun kalbine %2 rahmet nuru gönderir. Bu rahmet nuru öncü kuvvet olarak kalbe girer; mürşide tâbiiyetten evvelki safha. Sonra %7 %7 fazıllar gelecektir.

İlk %7 fazl geldiğinde, o kişinin nefsinin kalbini doldurduğunda, o kişinin ruhu zemin kattan 1. gök katına ulaşır. 2., 3., 4., 5., 6., 7. defa; Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerini geçen bu kişi, nefsinin kalbine devamlı %7 fazl nuru artışıyla o noktaya gelir.

Hani ne demiştik? Allahû Tealâ herşeyi zıttıyla kaim kılarak çift yaratıyor. Bu kişinin başlangıçtaki dengesi: Kişiye bir nefs vermiş, %100 afetlerle dolu. Kişiye ruhundan üfürmüş, %100 hasletlerle dolu. Birisi insanlara Allah'ın yasak ettiği herşeyi öğütler ve emrettiği herşeyin yapılmamasını öğütler; bunlar afetlerdir. Nefsin kalbi %100 bunlarla doludur. Ruh ise Allah'ın bütün emirlerini yerine getirmek isteyen, yasak ettiği fiilleri asla işlemek istemeyen bir özellik taşır. İkisinin arasında tam zıt bir hüviyet söz konusudur.

Kim Allah'a mülâki olmayı dilerse, dilediği andan itibaren o kişi ashab-ı meymenedir. Nereye kadar? Bu kişi Allah'a ulaşmayı diledikten sonra hacet namazını kılacaktır. Allah'tan mürşidini görmek için talepte bulunacaktır. Allah ona gösterecektir, tâbî olacaktır. Tâbiiyet, Allah'ın mutlaka gerçekleştireceği bir husustur. Eğer kişi Allah'a ulaşmayı dilemişse ve 7-8 aylık bir ömrü varsa.

Tâbiiyetten sonra ruh, vücudu terk edecektir. Allah'a doğru bir yolculuğa çıkacaktır. Bu söylediğimiz 7 tane kademede 7 tane gök katını aşacaktır. Her seferinde %7 nur birikiminin tabiî sonucu, bir üstteki gök katına çıkabilmektir. Nefsin kalbindeki nurların artışıyla, kişinin ruhunun 7 tane gök katını birer birer aşması, aynı hüviyeti gösterir.

Kişinin ruhu neticede 7. gök katına ulaşır, 7. gök katında 7 tane âlem geçer, Allah'ın Zat'ına ulaşır. 7. kattaki 7. safhada zikir hücrelerinde o kişi zikrini tamamlar, nefsinin kalbi %51 nurla dolduğu zaman ruh Sidretül Münteha'ya ulaşır. Sidretül Münteha'dan dikey bir yolculukla Allah'ın Zat'ına ulaşır, Allah'ın Zat'ında yok olur. Allah'ın yardımı buraya kadar.

Bu, bir insana ne sağlar? Bu, bir insana dünya mutluluğunun yarısını sağlar çünkü nefsin kalbi %51 nurlarla dolmuştur. Bu, bir insana 3. cenneti sağlar. 1. kat cennete bir insan Allah'a ulaşmayı dilediği zaman sahip olur; 3. basamak. Mürşidine tâbiiyetinde, 14. basamakta 2. kat cennetin sahibi olur. Sonra ruhunu Allah Kendisine ulaştırır ve o kişiye 3. kat cenneti de hibe eder, hediye eder, bedavadan verir.

Hem Allahû Tealâ bütün bunları yapıyor, gerçekleştiriyor; o kişiye mürşid sevgisi veriyor, tâbiiyetini gerçekleştiriyor, zikir sevgisi veriyor. Kişi zikrini seve seve yapıyor, büyük bir mutluluk duyarak yapıyor. Hiçbir zorlama olayı söz konusu değil. Ve ruhu Allah'a ulaşıyor.

Kişinin kalbine bakalım: Nefsinin kalbi %100 afetlerle doluydu. Ruhu vücudundan ayrılınca, bu kişi %100 afetlerle dolu bir nefsle kalmıştı. Ama Allahû Tealâ afetlerin o kişiye tesirini önlüyor, ta ki o kişi ruhunu Allah'a ulaştırsın.

Ulaştırdığı zaman ne oluyor? Başlangıçtaki denge tekrar kuruluyor. Neydi? Nefsimiz vardı; tamamen afetlerle doluydu (%100). Ruhumuz vardı, tamamen hasletlerle doluydu. Fazıllar, hasletlerin eşdeğeridir. Nefsinin kalbini Allahû Tealâ %51 nurla dolduruyor. %49 fazl 7 defa %7, 2 de rahmet nuru; %51 nur. Geriye kalan %49 da, hâlâ karanlık, afetlerle dolu. Bu aşamada kişi 3. kat cennetin sahibidir. Allah'a ulaşmayı dilediği zaman 1. kat, mürşidine tâbiiyette 2. kat, ruhunu Allah'a ulaştırdığında 3. kat cennetin sahibidir.

Peki, kişinin kalbinin durumu? Başlangıçtakinin aynı denge, tekrar sağlanmıştır. Başlangıçta nefsimizin kalbi %100 afetlerle dolu, ruhumuzun kalbi %100 hasletlerle dolu. Denge bu noktada. Ruhumuzu Allah'a ulaştırdığımız noktada, nefsimizin kalbi %51 nurla, (%49+%2) %2 rahmet, %49 fazl ile doludur. Geri kalan %49'u da fazılların tam karşıtı, nefsimizin kalbindeki karanlıklar. Bu karanlıklar hâlâ duruyor. Bu, dünya mutluluğunun yarısıdır. Ama Allahû Tealâ 3. kat cenneti kişiye temin etmiştir. Ne karşılığı? Bir talep karşılığı.

İşte bu noktada, kişi Allah'a ulaşmayı dilediği noktadan itibaren ashab-ı meymenedir. Ne zamana kadar? Sabikûn olana kadar. Demek ki biz ruhumuzu Allah'a teslim ediyoruz, ashab-ı meymeneyiz. Sonra ne yapıyoruz? Dik yokuşa tırmanıyoruz, günde 3 saatlik zikrimizi 18 saate çıkartıyoruz. 18 saat zikre ulaşıyoruz. Ulaştığımız zaman fizik vücudumuzu Allah'a teslim ediyoruz. Bundan sonrası artık o kişi için zor değildir çünkü günün 18 saatini (uyanık olduğu bütün devreyi) zikirle geçiren bir kişi var. Bunun ötesinde bu kişi uykudayken de zikri usûl haline getirecektir ve o zaman nefsini de Allah'a teslim edecektir, daimî zikre ulaşacaktır. Bu kişi hâlâ ashab-ı meymenedir.

Ne zaman ki; Allah onun günahlarını bir defa daha örtecek, sonra ona "İrşada memur ve mezun kılındın." cümlesiyle hitap edecek, işte o kişi o zaman sabikûn olur, onlar müsabakalarda yarışanlar. Kur'ân-ı Kerim'de "sabikûn-el evvelîn ve ahirîn" olarak geçiyor.

Sabikûn-el evvelîn, ensar ve muhacirîndir. Allahû Tealâ şöyle söylüyor:



9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.




O sabikûn-el evvelîn var ya; onlardan bir kısmı ensardandı (Medine'deki yardımcılardandı), bir kısmı muhacirîndendi (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden), bir de onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı."

İşte o sabikûna tâbî olanlar da tebei tâbiîn oluyor. Tâbiîne tâbî olanlar, o tâbî olanlar da irşad makamının sahibi olduğu zaman onlar da sabikûn hüviyetinde.

Öyleyse sabikûn olmanın temelindeki özellik nedir? Sabikûn adı verilen kişiler, irşad makamının sahipleridir. Allahû Tealâ tarafından irşada memur ve mezun kılınanlar.

Sahâbe; ister ensar adı verilenler olsun (Medine'deki yardımcılar), ister muhacirîn (Mekke'den Medine'ye hicret edenler) olsun, hepsi sabikûndu.

Sabikûnun bir başka yönden değerlendirilmesi, onların hayırlarda yarışanlar olmasıdır. Neden? Çünkü nefslerinde hiç afet kalmamıştır. Hiç kimseye, herhangibir şekilde bir zararlarının dokunması mümkün değildir. İç dünyaları, Allah'ın bütün emirlerini Allah'tan alarak yapan bir özellikle teçhiz edilmiştir. Devamlı olarak sabikûn-el evvelîn veya ahirîn (bugün de sabikûn var, yarın da sabikûn olacak) kıyâmete kadar sabikûn olanlar hep hayatta olacaklar. İnsanların çok küçük bir kısmı ama hayatta olacaklar.

İşte o sabikûn 2'ye ayrılıyor:

1- Sabikûn-el evvelîn.

2- Sabikûn-el ahirîn.

Ensar ve muhacirîn, sabikûn-el evvelîndir. Ondan sonrakiler, onlara tâbî olanlar ve tâbî olanlara tâbî olanlar, tâbî olanlara tâbî olanlar; zamanımıza kadar hepsi sabikûn-el ahirîndir.

Herşey, Allah'ın bütün ni'metleri o kadar güzel ki... Sizleri mutluluğa davet ederken içimiz titriyor. İstiyoruz ki; Allah'ın bu hakikatlerini herkes öğrensin. Kur'ân-ı Kerim'i tahkik etsinler, bütün söylediklerimizin doğru olduğunu göreceklerdir.

Ne kadar hazin bir tecellidir ki; dîn adamları, ellerindeki eksik ve yanlış ilimle bizi hesaba çekiyorlar. Oysaki Allahû Tealâ bize Kur'ân-ı Kerim'i öğretti. Biz onların bilmediği Kur'ân hakikatlerini bileniz. Biz bir hiçiz. Biz Allah'ın telefonuyuz, Allah'ın sesiyiz; o kadar! Kendimize ait hiçbir değer yoktur. Biz bir hiçiz. Ama Allahû Tealâ bizi seçmiş, bu hiçi seçmiş. Biz bu görevi üstlenmişiz. Allahû Tealâ bu görevi bize vermiş.

Ne yapmışız? Bütün Kur'ân'ı baştan aşağı, Allah'ın emrettiği boyutlara Türkçe olarak ulaştırmışız. İşte Kur'ân'daki bütün hurafeleri yok eden, o biziz. Dîn adamları, hâlâ o Kur'ân'ın tefsirlerindeki yanlışları devam ettiriyorlar ve hem Allah'a karşı hem insanlığa karşı sorumludurlar.

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ'nın hepinizi dünya saadetine ve cennet saadetine ulaştırmasını, Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.
 
  Bugün 4 ziyaretçi (24 klik) kişi burdaydı! free counters
<
 
 

======== sagtus ======== sag =================

Her şey Çok mu güzel? Yoksa Allah'a ulaşmayı dileyenlere mi Öyle geliyor?

  İrtibat E-mail: iletisim@hidayetvakti.com