Her şey Çok mu güzel? Yoksa Allah'a ulaşmayı dileyenlere mi Öyle geliyor?

== <

   
  Muqeddes sevgi varsa oda Allahindir
  RUH
 
SOHBETİN ADI: RUH


TARİHİ: 07.01.2004



Konumuz: Ruh.

Biliyorsunuz ki, biz insanlar fizik vücut, nefs ve ruh olmak üzere üç ayrı vücudu sahipleniriz. Allahû Tealâ insanı bir fizik bedenle yaratmıştır. Nefsi sevva edip insanın içine yerleştirmiştir. Ruhu da üfürmüştür. Allahû Tealâ insanı salsalinden veya tînden halk ettiğini (yarattığını) ifade etmektedir.

Allahû Tealâ çamuru, organik hüviyeti olan bir balçığı şekillendirmiş ve insan vücudu haline getirmiştir. Ve çok uzun bir zaman devresinden sonra o şekillenmiş, organik hüviyeti kazanmış olan insana ruhundan üfürmüştür.


15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.




91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).



Allahû Tealâ insana evvelâ can vermiş sonra da ruhundan üfürmüştür. Daha sonra da etrafındaki bütün meleklere ve şeytana: ”Ben ona ruhumdan üfürdüm. Şimdi hepiniz onun önünde secde edin.” emrini vermiştir.


7/A'RÂF-11: Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).
Ve andolsun ki; sizi Biz yarattık. Sonra size suret (şekil) verdik. Sonra meleklere: “Âdem (A.S)'a secde edin.” dedik. İblis hariç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.




Ne demektir bu? Yani Allahû Tealâ: “O, şu anda hepinizden daha değerli bir pozisyona geldi. Çünkü sizin hiçbirinize Ben ruh vermedim. Size sadece hayat verdim. Ona da hayat verdim. Ama bu hayatın ötesinde ona bir de ruh, bir emanet verdim. Ve şimdi ona secde edin. Çünkü o, Bana ait olan bir nesneyi, bir vücudu bünyesinde barındırıyor.” diyor.

Unutmayın! Fizik vücudunuz bir mekândır. Nefsiniz de o mekânın içindeki bir varlıktır, bir rehinedir. Ruhunuz da o mekânın içindeki bir varlık, bir emanettir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Biz emaneti göklere, dağlara ve yere teklif ettik. Onlar emaneti yüklenmekten kaçındılar. Sonra emaneti insana teklif ettik. İnsan emaneti yüklendi. O insan ki, zalim ve cahildir.”


33/AHZÂB-72: İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen).
Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir.



İşte bu yüklendiğimiz emanetin adı ruhtur. Ruh, muhtevasında 19 grup haslet olan bir muhteşem yaratıktır. Allahû Tealâ’nın bir mahlûkudur. Kur’ân-ı Kerim’de: “Size ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Ve bilin ki ruhtan size bilgi olarak çok az şey verilmiştir.” buyurulmaktadır.


17/İSRÂ-85: Ve yes’elûneke anir rûh(rûhı), kulir rûhu min emri rabbî ve mâ ûtîtum minel ilmi illâ kalîlâ(kalîlen).
Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir.” Ve size, (ruha ait) ilimden sadece az bir şey verildi.




Şimdi bana: “Biz ruhumuzu görebilecek miyiz?” diye sorarsanız, elbette göreceksiniz. Ne zaman Allahû Tealâ, size gök katlarını göstermeye başlarsa, o katlarda hayatta bulunanlar hep ruhlardır. Melekler ve ruhlar, gök katlarının sakinleridir. Öyleyse kendi ruhunuzu da göreceksiniz. Başka ruhları da göreceksiniz, insan şeklinde, tam sizin hüviyetinizde. Sizin ruhunuz ve herkesin kendi vücudunun içinde bulunduğu noktada, o hüviyette insanlar, o insanların ruhları.

Acaba Allahû Tealâ “Ruh Rabbinin emrindendir.” ifadesiyle ne demek istiyor? Emir nedir? Allah’ın katından gelen, bir görev yapan, bu görevden sonra tekrar Allah’ın katına geri dönen herşey emirdir. Nötrinolar bir emirdir. Allahû Tealâ diyor ki: “Allah gökten ineni, yere gireni, yerden çıkanı ve göğe yükseleni en iyi bilendir.”


34/SEBE-2: Ya’lemu mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ yarucu fîhâ, ve huver rahîmul gafûr(gafûru).
(O, Allah) yere gireni ve ondan çıkanı, semadan ineni ve oraya yükseleni bilir. Ve O; Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir), Gafûr'dur (mağfiret eden, günahları sevaba çeviren).



“Kâinatta hiçbir zerre yoktur ki; her an Allah’ı tespih eder olmasın.”


17/İSRÂ-44: Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinn(fîhinne), ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûren).
7 kat gökler ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, O'nu (Allah'ı) tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve fakat onların tesbihlerini siz fıkıh edemezsiniz (anlayamazsınız, idrak edemezsiniz). Muhakkak ki O; Hakîm'dir, Gafûr'dur (mağfiret edendir).




Nötrinolar, enerji partikülleridir. Bu enerji partikülleri, Allah’ın katından kâinatın her noktasına ulaşırlar. O noktalar elektronlardan ve karşıt elektronlardan ulaşmıştır. Nötrinolar, elektronlara; karşıt nötrinolar karşıt elektronlara gelirler. Ve dönerek gelirler. Bu dönüş enerjilerinden onlara aktararak, tekrar geriye dönerler. Belirli periyotlarda, birbirinin ardından gelen nötrinolar, ulaştıkları her elektronu, mutlaka dönüş hızlarını onlara aktarmak suretiyle, döndürürler, dönmelerini sağlarlar. Her elektron bir bölük gibi programlanmıştır. Nasıl bir düdüğe kim üfürürse üfürsün, düdük aynı sesi çıkarıyorsa, düdükten mutlaka bir hava akımının geçmesi lâzımsa, elektronun da dönmesi söz konusudur. Her dönüşünde bir ismi tekrar eder. Bu onların kendi lisanlarına göre Allah lafzıdır. Allahû Tealâ, âyet-i kerimeyi “Ama siz onların lisanını anlayamazsınız.” diye bitirmiş. Bütün laboratuarlarda yapılan araştırmaların sonucu aynıdır. Bütün elektronlar ses çıkartır. Kendi lisanlarıyla Allah ismini telaffuz eder, tekrar ederler.

Nötrinolar, birer emirdir. Ama elektronlar emir değildir. Allahû Tealâ’nın size gönderdiği sekinet isimli enerji de bir emirdir. Allah’ın size gönderdiği rahmet, fazl ve salâvât nurları da bir emirdir. Bütün emirler, görev yapmak üzere gelirler, görevlerini tamamlarlar. Misyonu tamamlamış olarak tekrar Rablerinin huzuruna, İndi İlâhi’ye geri dönerler. İşte bunlardan bir tanesi de ruhtur. Ruh; insana üfürülen bir emanettir. Bir çok dîn âlimi zannederler ki: “Ruhla nefs aynı şeydir. İyi olursa ruh adını alır, kötü olursa nefs adını alır.” Bu, baştan aşağı yanlış bir ifadedir. Dînin bütün kesimlerinin insanlar tarafından şeytanın telkinleriyle asırlar boyunca aslından uzaklaştırıldığını görüyoruz. İşte ruh ve nefs kavramları da tıpkı bunun gibidir.

Ruh, Allah’tan bize verilen bir emanettir. Ve ister bu dünya hayatında onu Allah’a ulaştıralım -ki Allah’ın böylece ermiş hüviyetinde bir evliyası oluruz- istersek ulaştırmayalım, cehennemlik olalım ve ruhumuz ölümden sonra bizden alınsın ve Allah’a ulaşsın; her ikisinde de sonuç aynıdır. Bu muhtevaya dikkatle bakın. Ruhumuz Allah’tan gelir, bir emanettir ve mutlaka Allah’a geri dönecektir. Nefsimiz Allah’tan gelmemiştir ve Allah’a geri dönmeyecektir. Fizik vücudumuzla beraber hesaba çekilecekler.

Nefs ve ruh iki ayrı varlıktır. Kıyâmet günü, nefsimiz ve fizik vücudumuz tekrar birleşecektir. Ve cehennemde bir azap söz konusuysa beraber çekeceklerdir. Cennette bir mutluluk söz konusuysa, bu mutluluğu beraber yaşayacaklardır. Ruh adı verilen bu varlık, bünyesinde %100 hasletler taşır. Bütün ruhlar, sadece hasletlerden oluşmuştur. Kalplerinde sadece hasletler vardır. Ruhun bünyesinde afetlerden hiçbir şey yoktur. Yani nefsteki; öfke, kin, intikam, düşmanlık, haset gibi afetlerin hiçbirisi ruhta mevcut değildir. Ruh, 19 grup hasletin bütününe sahiptir. Hiçbir afette nasibi yoktur. Ruhun kalbinde asla afet oluşması mümkün değildir. Zaten ruhun kalbi hiç değişmez.

Ruhumuz, nefsimiz ve fizik vücudumuz hayata beraberce başlar. Nefsimizin kalbi %100 afetlerle doludur, ruhumuzun kalbi %100 hasletlerle doludur. Ve ruhumuzun kalbi pırıl pırıl nurdur. Nefsimizin kalbi ise zifiri karanlıktır. Doğuşumuzdan itibaren bu olayla karşı karşıyayız. İki ayrı vücut…

İçinizde nefsini görmeyen hiç kimse yoktur. Her rüyada nefsinizin gözleriyle olaylara bakarsınız. Ama ruhunuzu görebilmeniz için mutlaka Allahû Tealâ’nın kalp gözünüzü açması ve size gök katlarını göstermesi lâzımdır. Başka ruhları gördükten sonra, kendi ruhunuzu da Allahû Tealâ bir gün gösterecektir. Ruhun görüntüsüne baktığınız zaman görüntü itibariyle bu fizik vücudunuzdan hiçbir farkının olmadığını göreceksiniz.

Eğer insanların ruhlarıyla beraber, cinlerin de görüntüsünü alırsanız Allahû Tealâ size cinleri de gösterirse, sizin normal renginize karşılık, cinlerin yeşil renkte olduğunu göreceksiniz. Gayb âlemi ile bu âlemin arasındaki renk farklılığı, burada kırmızı görülen herşeyin orada yeşil, orada kırmızı görülen herşeyin burada yeşil olması gerçeğidir. Bütün sarılar mavi, maviler de sarı olarak görülür. Tonlara göre farklılıklar oluşur. Ama ana kanun budur: Kırmızıların yeşil, yeşillerin de kırmızı görülmesi.

Allahû Tealâ herşeyi öylesine güzel bir dizayn içinde kurmuş ki; O’na sadece hayranlık duyarsınız. Demiştik ki; ruhumuz Allah’tan bize verilen bir emanettir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:


32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem'î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.



Allahû Tealâ: “İnsanın içine ruhumdan üfürdüm.” diyor.

Allahû Tealâ Âdem (A.S)’a ve hepimize ruhundan üfürmüştür. Ruhumuz, fizik vücudumuzun herşeyiyle aynı görüntüsüne sahip olan bir dizayn içerisindedir. Allah ile olan ilişkilerimizde herşeye dikkatle bakın. Ruh, Allah’ı temsil eder. İnsanın kâinattaki bütün varlıklardan üstünlüğü, muhtevasında ruh adı verilen bir emanetin var olmasından kaynaklanır. Onun için Allahû Tealâ’nın meleklere ve iblise verdiği secde emri, Âdem (A.S)’ın zatına değildir. Âdem (A.S)’ın topraktan yaratılmış olan zatına secde edilmiyor. O zatın içinde bulunan Allah’ın emanetine, ruha secde edilmektedir. Ve iblis, her zamanki şeytanlığıyla Âdem (A.S)’a secde etmiyor. Ve Allahû Tealâ’nın: “Ey iblis, seni Âdem (A.S)’a secde etmekten men eden nedir?” sualine, “Beni enerjiden, dumansız ateşten yarattın, onu topraktan yarattın. Ben ondan üstünüm.” diyor. Toprağı necis olarak görüyor, kirli olarak görüyor. Âdem (A.S)’da ruh var, ibliste yok. Âdem (A.S) Allah’tan bir varlığı, bir emaneti bünyesinde taşıyor, iblis taşımıyor. Ve secde edilmesi lâzımgelen Âdem (A.S)’ın zatı değil, O’nun muhtevasında bulunan ruhtur.


7/A'RÂF-12: Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuk(emertuke), kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Sana (secde etmeyi) emrettiğim zaman, seni secde etmekten men eden nedir?” İblis: “Ben ondan hayırlıyım,beni ateşten ve onu nemli topraktan (balçıktan) yarattın.” dedi.




Öyleyse, ruhun dizaynına dikkatle bakın. Ruh, fizik vücudumuzdan dilediği an ayrılmak yetkisinin sahibidir. Kim ruhunu Allah’a göndermemişse, ruh onun fizik vücudundaysa, hiçbir günaha iştirak etmez. Mutlaka fizik vücuttan ayrılır. Nefs ve fizik vücut günahı işlerler. Ruh elindeki mizanla olayı gözlemektedir. Ve arkasından nefse bir azap tatbik edecektir. Nasıl her işlediğimiz günahtan sonra, Allahû Tealâ biz insanlara azap ediyorsa, her kötülük yapan insan o kötülüğü işledikten sonra içinde bir azap duyuyorsa, aslında bu, o kişinin Allah tarafından kendisine verilmiş olan cezasıdır. Allah, fizik vücudu azaplandırır. Duygu sistemi orada fizik vücuda aittir. Allah onu azaplandırır. Kişi, azap duyar, mutsuzluk duyar, sıkıntı duyar. Azabı hisseder. Kendisine sıkıntı verildiğini, Allahû Tealâ’nın kendisine azap ettiğini hisseder. Buna insanlar, “vicdan azabı” derler. Ama ruh da nefse huzursuzluk verir, sıkıntı verir. Peki neden? Ne hakkı var? Ruhun nefse azap vermeye hakkı vardır. Çünkü ruhun Allah’a dönebilmesi Allahû Tealâ’nın 12 defa üzerimize farz emridir. Ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak. Bu ulaşma, nefsin kendine düşen görevi yapmasıyla mümkündür. 7 kademede nefsimizin kalbinin %100 olan karanlıklardan, afetlerden, %51 nura dönüşmesi, afetlerden kurtularak %51 nura dönüşmesi söz konusudur. Bunun %49’u fazilettir, fazıldır, %2’si de rahmettir. Her iki grup da nurdur. Rahmet nuru ve fazl nuru.

Öyleyse, ruhumuzun durumunda bir değişiklik yok. Ruhumuz bizim doğumumuzdan sonra bizde kaldığı sürece hiçbir değişiklik göstermez. Tekâmülün zirvesinde yaratılmıştır. Allah’ın bütün emirlerine mutlak itaat eden, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliğin sahibidir. Bütün hasletler, ruhumuzda mevcut olan 19 grup hasletin hepsi, Allah’ın bütün emirlerine mutlak itaat eden, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen özelliklerden oluşur. Vücudumuzun emir ve kumanda mekanizması, Allah’ın herkese eşit olarak dağıttığı akıldan kaynaklanır. Vücudumuza hükümferma olan akıldır.

Ruhunuz dilediği zaman vücudunuzu terk edebilir. Hiçbir günaha iştirak etmez, günah işlendiği an dışardadır. Elindeki mizanla işlenen günahın derecesine bakar. Aynı miktarda azabı, mutlaka huzursuzluk olarak nefse çektirecektir. Allahû Tealâ fizik vücudumuza azap eder. Bu vicdan azabıdır. Ruhunuz da nefsinize azap eder, bu duyduğunuz huzursuzluktur, sıkıntıdır.

Neden azap etmek yetkisini vermiş, Allahû Tealâ? Huzursuzluk oluşturmak yetkisini vermiş? Çünkü nefsinizin kalbinde afetlerin adım adım azalması lâzım. %51 nur geldiği zaman ancak ruhunuz 7 tane gök katını aşıp, Allah’ın Zat’ına ulaşabilir. Bir başka ifadeyle, ruhunuzun Allah’a ulaşabilmesi, ancak nefsinizin tezkiyesi ile mümkündür.

Ruhunuz gerçekten siz hayattayken Allah’a dönmek mecburiyetinde midir? Evet, mecburiyetindedir. Eğer mecburiyetinde ise o zaman, “Ruh insana hayat verir, ruh çıkınca insan ölür.” sözleri sadece bir uydurmadır. Ne yazık ki bunu diyen Kur’ân-ı Kerim meâlleri var. Onlar Kur’ân’dan hiç haberdar olmayan, gerçekten insanları çok yanlış noktalara ulaştıran zavallılardır.

“Ruh, vücuttan çıkarsa, insan ölür.” diyenlere şu âyetleri sıralayın; Allahû Tealâ buyuruyor ki:


39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah'a) yönelin (ruhunuzu Allah'a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O'na (Allah'a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah'a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.



“Üzerinize azap gelmeden önce…” İster kabir azabı deyin, ister cehennem azabı deyin netice değişmez. Azaptan evvel olduğuna göre Allahû Tealâ bu dünya hayatından bahsediyor. Yani “Bu dünya hayatını yaşarken, Rabbinize yönelin. Allah’a ruhunuzu ulaştırmayı dileyin. Sonra da Allah’a teslim olun. Yani ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de Allah’a teslim edin.” diyor. Ruhunuzun Allah’a teslimi, bir emanet olan ruhunuzun emanetin sahibine geri verilmesi şekli ile tecelli eder.


4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.




“Allah, emanetleri o emanetlerin ehline teslim etmenizi, tevdi etmenizi emreder.” Tevdi etmek bir şeyin üzerindeki haklardan vazgeçerek, kullanmak üzere başka birine vermektir. Meselâ bir para bankaya tevdi edilir. Adı mevduattır. Mevduat, tevdi edilen demektir. Bankaya teslim edilmiştir. Paranın sahibi onu kullandığı sürece, müşteri parasını çekmediği sürece, paranın kullanım hakkı bankadadır. Ne zaman kişi parasını çekerse, tekrar para kendisine teslim edildiği anda para onundur. Ama bankada bulunduğu sürece bir tevdiat olarak, bir mevduat olarak, banka parayı kullanmak yetkisinin sahibidir. Paranın gerçek sahibi, bankanın parayı hangi istikamette kullanmasına karışmak yetkisine sahip değildir.

Öyleyse, ruhumuzu da vechimizi de nefsimizi de irademizi de, bu dört emaneti de Allah’a teslim etmek mecburiyetindeyiz. Ruhumuzun Allah’a teslimi ise, Allah’a geri dönüş şeklinde tecelli eder. Allahû Tealâ buyuruyor ki:


89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!


89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak!



89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah'a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.


89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.




Allahû Tealâ burada nefse, ruha ve fizik vücuda ayrı ayrı seslenmektedir. “Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol, Allah’ın rızasını kazan.”

Ve ruha sesleniyor Allahû Tealâ: “Rabbine geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş.”

Rücû etmek, ait olduğu yere geri dönmek demektir.

Ve fizik vücudumuza sesleniyor: “Kullarımın arasına gir.”

Gene fizik vücudumuza sesleniyor: “Ve cennetime gir.”

İnsanlar diyorlar ki: “Allahû Tealâ orada onu demek istememiştir. Çünkü ruh vücuttan ayrılırsa, kişi ölür. Allahû Tealâ da kimsenin ölmesini istemez.” Elbette istemez. Zaten bu sebeple; “İrciî ilâ rabbiki” emri bir ölüm emri değildir.

Kur’ân farzlardan oluşur. Bu farzlardan biri de budur. Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesi bir farzdır. Ruhun Allah’a geri dönmesi konusundaki bir farz. Ama eğer bunu ölüm emri diye alırsanız, Allahû Tealâ intiharı emretmiş olur. Oysaki Kur’ân-ı Kerim diyor ki: “Kim intihar ederse onun gideceği yer mutlak olarak cehennemdir.”


4/NİSÂ-29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ te’kulû emvâlekum beynekum bil bâtılı, illâ en tekûne ticâraten an terâdın minkum, ve lâ taktulû enfusekum. İnnallâhe kâne bikum rahîmâ(rahîmen).
Ey îmân edenler (âmenû olanlar)! Birbirinizin mallarını batılla (haksızlıkla) yemeyin, ancak sizin rızanızla yaptığınız ticaret hariç. Ve kendinizi (ve birbirinizi) öldürmeyin (intihar etmeyin). Muhakkak ki Allah, size karşı Rahîm'dir.


4/NİSÂ-30: Ve men yef’al zâlike udvânen ve zulmen fe sevfe nuslîhi nârâ(nâran). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ve kim bunu düşmanlık ve zulümle yaparsa, o taktirde biz onu yakında ateşe yaslayacağız. Ve işte bu, Allah için kolaydır.




Ne diyorsunuz, Allahû Tealâ bu tarzda bir emir verir mi? Bir ölüm emri, “İntihar edin.” emri. Hem Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de; “İntihar eden kişinin gideceği yer mutlak olarak cehennemdir.” diyecek hem de: “Hadi intihar edin bakalım.” diyecek. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Allahû Tealâ açıkça diyor ki: “Ve cennetime gir.”

Mutmain olan nefs, 4. kattaki olan ruhu ifade eder. “Râdıyeten mardıyyeh” 5. ve 6. katlar: “Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan.”

“Ve Rabbine dön.” 7. kat. Allahû Tealâ: “Rabbine ulaş. Ve cennetime gir.” diyor. Birinci katta kişi Nefs-i Emmare’dedir. Ruh 1. gök katındadır. Nefsin kalbinde %7 fazl birikimi, %2 de rahmet birikimi vardır.


12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm'dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).



Bu noktada şerri emreden bir nefs kademesi söz konusudur. Bir %7 daha fazl birikiminde ruh 2. kattadır: Nefs-i Levvame kademesi. Kişi bu kademede nefsini kınar. Nefsinin afetleri ona açık bir şekilde emreder. Kişi buna rağmen zikir yapabilir. Kişi günah işlemek istemiyor. Ama nefsi onları işliyor. Kişi devamlı nefsini kınıyor, suçluyor ama gene de suçları işlemekten vazgeçemiyor.


75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeh(levvâmeti).
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.




Burası ruhumuzun 2. gök katında olduğu yerdir. Nefs devamlı bizi hatalar yapmaya götürür. Bununla mücâdele etmeye çalışıyoruz. Ama o noktada henüz bunu başaramıyoruz. Ve iç dünyamız devamlı bir kavga içindedir. Nefsimizin kalbinde %14 fazl birikimi olmuştur. Nefs-i Mülhime’de ruh 3. kattadır. Bu kademede kişi Allah’tan ilham almaya başlar. Allahû Tealâ buyuruyor ki:


91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.



4. defa %7 fazl birikimi, Nefs-i Mutmainne kademesidir. Kişi doyuma ulaşıyor. Allah’ın verdiklerinin kendisine yettiği bir noktaya ulaşıyor. Burada kişi Allah’ın verdiklerinden emindir. Onun bütün ihtiyaçlarına cevap verecektir. Ve kişi düşünüyor: “Eğer Allahû Tealâ bana bundan daha fazla verseydi, belki ben onları Allah’ın yasak ettiği yollarda harcayacaktım. Belki de azacaktım. Ve kendime fayda yerine zarar verecektim. Daha az verseydi, belki isyan edecektim. Ama ben, hamdolsun ki Allah’ın bana verdiği ile geçinebiliyorum. Bir geçim sıkıntım yok. Allah’a hamdederim, şükrederim.” diyor. Kişi mutmain. Ve ruh, 4. katta.

5. katta kişi Allah’tan razı olur: Nefs-i Radiye. 6. katta Allah da kişiden razı olur: Nefs-i Mardiyye kademesi. Ve Nefs-i Tezkiye’de ruh Allah’a döner.


35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâh(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah'adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah'a döner, ulaşır).




“Kim nefsini tezkiye ederse, o kişi bunu kendi nefsi için yapmış olur ve ruhu Allah’a ulaşır.” Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman; nefs tezkiyesinin muhtevasının ruhla kesin ilişkili olduğunu görüyoruz. Ruh 6. kattayken Allah kişiden razıdır. Ruh 7. kattayken, kişi nefs tezkiyesini tamamlamıştır ve ruhu Allah’a ulaşır. Allah’a döner. Kişi ne yapmıştır? Nefsini tezkiye etmiştir. Allah’ın birinci emri, nefsimizin tezkiyesidir. Allah’ın ruh için birinci emri, ruhumuzun Allah’a ulaşmasıdır. Ve ruh Allah’a ulaşır. Gördüğümüz şey, açık ve kesin bir olguyu ifade etmektedir. Ruhumuz Allah’a dönmüştür. Allahû Tealâ, ruhumuzun Allah’a dönüşünü, Allah’a ulaşmasını bir emir olarak bize vermiştir.


13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah'ın (ölümden evvel), Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.



Bu âyete dikkatle bakın. Ruhun Allah’a ulaşmasını insanlardan gizlemeye çalışan Kur’ân tefsirlerini göreceksiniz. Ne yazık ki Türkiye’deki mevcut 23 Kur’ân meâlinin 20’den fazlası, bu âyeti “akrabalık bağlarını kuvvetlendirmek” olarak, “dostluk bağlarını güçlendirmek” olarak alıyorlar. Allah’ın bitiştirmesini emrettiği şeyi, “bitiştirmek” olarak alıyorlar. Yani oradaki,  “bihi; kendisine” kelimesini bizim Kur’ân tefsirimizin dışında, hiçbir Kur’ân müfessiri vermemiştir. Bu, Kur’ân-ı Kerim’e maksatlı, bilerek yapılmış bir suikasttır. Bir tek maksat var: Ruhun Allah’a ölmeden evvel ulaşmasını inkâr etmek. Allahû Tealâ bunun bir emir olduğunu söylüyor. Allahû Tealâ: “Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi, ruhlarını O’na (Allah’a) ulaştırırlar, vasıl ederler.” diyor.


51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah'a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O'ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.




“Öyleyse Allah'a kaç, Allah’a sığın Firar etmek, Allah’a firar et.


73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O'na ulaş.



“Allah’ın ismiyle zikret ve bu zikir sebebiyle de Allah’a ulaş.”

Zikirle Allah’a ulaşacağımızı, bu âyet-i kerime kesin olarak ifade etmektedir. Zikir, nefsin tezkiyesini sağlayan bir müessesedir. Ancak nefsin tezkiyesiyle Allah’a ulaşacağımız, bu âyetle kesinleşmiştir.


10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.




Allahû Tealâ: “Allah, selâm yurduna davet eder ve kimi oraya ulaştırmak isterse onları Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.” diyor.

Sıratı Mustakîm, Allah’a ulaştıran müessesedir. Burada “selâm yurdu” aslında “teslim yurdu” anlamında kullanılmıştır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:


4/NİSÂ-175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve faldın, ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).
Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, kendisine ulaştıran “Sıratı Mustakîm”e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).



Kim Allah’a ulaşmayı ve Allah’a sarılmayı dilerse, Allah onları rahmetinin ve fazlının içine koyar. Yani onlara katından rahmetle fazl gönderir. Kalplerini rahmetle ve fazla doldurur. Ve onları Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e vasıl eder. Allahû Tealâ buyuruyor ki:


10/YÛNUS-26: Lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdeh(zîyâdetun), ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilleh(zilletun), ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Onlar için Ahsenül hüsna (Allah'ın Zat'ına ulaşmak) ve ziyadesi (daha fazlası, Allah'ın cemalini görmek) vardır. Onların yüzlerini bir keder kaplamaz ve bir zillet (küçük düşme, hakirlik) yoktur. İşte onlar, cennet halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır.




13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah'ın (ölümden evvel), Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.



“Ve onlar Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.”


13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab'lerinin vechini (Zat'ını, Zat'a ulaşmayı ve Allah'ın Zat'ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.




Onlar sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir. Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştıranlar, Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dileyenlerdir. Bunlar ruhen Ahsen-ül Hüsna’ya ulaşıyor, Allah’ın Zat’ına ulaşıyor. Ama ziyadesi, gene aynı âyet-i kerimenin içinde: “Ve onlar sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir.” Niçin? Allah’ın Zat’ına ulaştıktan sonra, Allah’ın Zat’ını görmeyi dileyenlerdir.

Birisi 21. basamağı ifade ediyor, ruhun Allah’a ulaşması, Allah’ın Zat’ına ulaşmak; biri 28. basamağın 4. kademesine ulaştırıyor, iradenin Allah’a teslim edildiği yerde Allah’ın Zat’ı görülebilir.

Görüyoruz ki, Allahû Tealâ emirleriyle ruhun mutlaka Kendisine geri dönmesini, üzerimize tam 12 defa kılmıştır. Allahû Tealâ diyor ki:


42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah'a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).



“Allah’ın davetine icabet edin.” Davete bakıyoruz: “Allah Kendi Zat’ına davet eder.” Allah’ın daveti hak olan Zat’ınadır. Ve hidayetin ne olduğuna bakıyoruz: “Muhakkak ki hidayet Allah’a ulaşmaktır.”

Allahû Tealâ buyuruyor ki:


6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrebû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddeh(eşuddehu), ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah'ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.




“Allah’ın ahdini ifa edin, yerine getirin.”

“Hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûh(fettebiûhu): Bu Sıratı Mustakîm’dir. Ona tâbi olun.”

Sıratı Mustakîm’e tabî olan kişi, Allah’a ulaştıran yolun sahibidir. Gene Allahû Tealâ Kendi Zat’ına ulaştırmayı diliyor:


30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O'na (Allah'a) yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.



31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.




Hz. Lokman oğluna diyor ki: “Kim Allah’a yönelirse, Allah’a ulaşmayı dilerse sen de onun yoluna tâbi ol.”


42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh'a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah'a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O'na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).



“Allah dilediğini Kendisine seçer. Onlardan her kim Allah’a yönelirse Allah’a ulaşmayı dilerse onları Kendisine ulaştırır.” diyor.

Öyleyse, ruhun Allah’a ulaşması Allahû Tealâ tarafından üzerimize 12 defa farz kılınmıştır. Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesindir. Herkesin ruhunu mutlaka Allah’a ulaştırması lâzımdır. Ruh Allah’tan gelmiştir. Allah bize ruhumuzu üfürmüştür ve tekrar mutlaka Allah’a geri dönecektir. Her kim “Ruhun Allah’tan gelmesi, Allah’a geri dönmesi diye bir şey söz konusu değildir.” diyorsa, o zaman bu âyet-i kerimeye bir göz atsın. Şeytana kul olmaktan kurtulmamız, Allah’a kul olmamız da bu talebe bağlıdır.

Bir insan, ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemedikçe,

1- Küfürdedir.

2- Dalâlettedir.

3- Hüsrandadır.

4- Gideceği yer cehennemdir.

5- Allah’ın âyetlerinden gâfildir.

6- Allah’ın dostu değil, tagutun dostudur.

7- Allah’ın kulu değil, tagutun kuludur.

Bir insan ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemedikçe, âmenû olamaz. O zaman bu 7 tane vasıf, kişinin üzerine gelir. Ve o kişinin gideceği yer cehennemdir. Bir kişinin cehennemden kurtulabilmesi, ruhunu mutlaka hayattayken Allah’a ulaştırmasına bağlıdır. Ulaştırmak üzere harekete geçmesi de, o kişinin cehennemden kurtulabilmesi için yeterlidir. Bir insan Allah’a ulaşmayı diledi. Sonra da öldü. Onun gideceği yer mutlaka Allah’ın cennetidir.

Böyle bir noktada görülen şudur: Ruhunuz nefsinizden ayrı bir varlıktır. Allah’tan gelmiş ve size bir emanet olarak verilmiştir. Mutlaka Allah’a dönecektir. Ve siz onu Allah’a döndürmek mecburiyetindesiniz. Bu, 12 defa üzerinize farzdır ve buna mecbursunuz. Cehennemden kurtulabilmeniz %100 buna bağlıdır. Ya Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, mutlaka cehennemden kurtulacaksınız; ya da dilemeyeceksiniz ki hiç kimse sizi zorlayamaz; ama o zaman cehennemden kurtulmanız da mümkün değildir. Kaldı ki yukarda bahsi geçen o 7 tane negatif faktörün hepsi üzerinizde olur. Hiçbirinden Allah’a ulaşmayı dilemedikçe kurtulamazsınız. Ne yaparsanız yapın, ömrünüz boyunca İslâm’ın 5 şartını A’dan Z’ye tatbik edin; ama Allah’a ulaşmayı dilemeyin, cehennemden asla kurtulamazsınız.

Öyleyse, Kur’ân-ı Kerim’in hükümleri asıldır. İnsanların asırlardan beri değiştirdiği ve insanlara kabul ettirdiği yanlışlıkların sonu gelmiştir. Kim diyorsa ki, “İnsanın ruhu vücudundan ayrılınca insan ölür.” Biz ona deriz ki: “Bu bir yalandır. Sen bu yalanı ispat etmek mecburiyetindesin.” Ve intihar, kesin olarak yasaktır. Oysa ki Allahû Tealâ: “İrciî ilâ rabbiki” dediği kişinin, bunu gerçekleştirmesi halinde cennete gireceğini söylemektedir.

Şunu bileceksiniz ki; 3 vücuttan oluşuyorsunuz: Ruhunuz, vechiniz ve fizik vücudunuz.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine, hem dünya saadetine ulaştırmasını, Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.
 
  Bugün 3 ziyaretçi (11 klik) kişi burdaydı! free counters
<
 
 

======== sagtus ======== sag =================

Her şey Çok mu güzel? Yoksa Allah'a ulaşmayı dileyenlere mi Öyle geliyor?

  İrtibat E-mail: iletisim@hidayetvakti.com